|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
KONUŞMA BOZUKLUKLARI
|
|
|
GECİKMİŞ KONUŞMA VE ARTİKÜLÂSYON BOZUKLUKLARI
Gecikmiş konuşma nedir?
Çocuğun konuşması yaşından beklenenden çok geri ya da konuşma gelişimi açısından çok daha yavaşsa, o çocuğun konuşması gecikmiş konuşma olarak adlandırılır.
Çocuk gelişimi sürecinde yaşamın ilk dört yılı içinde seslerden hecelere, hecelerden kelimelere ve kelimelerden cümlelere geçerek anadilini kullanmayı öğrenir.
Çocuk doğduğu andan itibaren çevresiyle iletişim halindedir. Yeni doğan çocuk dünyaya geldiğinde ağlayarak doğuyor. Çocuğun dil gelişimi de bu ağlama ile başlar. Hem akustik özellikleri hem de anlamları açısından gerçek kelime çocuğu bilerek isteyerek ve benimseyerek çıkardığı kelimedir.
DİL GELİŞİM ALANI

0–6 AY
* Monoton bağırır
* Hafif gırtlak sesleri çıkarır
* İki haftadan sonra çocukta konuşanın sesine reaksiyon hissi olur onunla konuşunca ağlamayı keser ve konuşanı dinler
* Bir aylıkken onu ninnilerle sakinleştirmek mümkündür. Sonra çocuk konuşan kimseye bakarak gözleriyle izler.
* Tanıdığı seslere gülerek ve sakince karşılık verir.
* Hecelemeye başlar.
* Aynı hecelerle diziler meydana getirir.
* Dudakta patlama sesi çıkarır.
* Hecelerken artan biçimlerde değişik sessiz harfler kullanır.
6 – 12 AY
Çocuk altı aylık olunca daha az bağırır.
Taklit yoluyla bazı heceleri telaffuz eder. (Ma ma ma… ba ba baba… gibi.)
Sık sık dilini hareket ettirir.
Anlamı olan ilk sözleri kullanmaya başlar.
Yetişkinlerin seslerini taklit eder.
12 – 18 AY
Tek kelimeli cümleler kurar
Belli eşyaların bulunduğu ortamlarda eğlenmeyi sever.
Özellikle kendi geliştirdiği kelimeleri konuşur. (bak bana… ver…)
3 ila 50 kelime arasında değişen bir kelime hazinesine sahiptir.

18 – 24 AY
Konuşma alanında hızlı gelişim gösterir
Kısa kelimeleri anlar.
“Bu ne?” diye soru sorar.
İki yaş sonuna doğru en az 300 kelime öğrenmiş olur.
02 – 03 YAŞ
Çok az artikülâsyon sorunu yaşar.
3 yaş başlangıcında çocukta gramer gelişimi formalaşmaya başlar.
Küçük cümleler kurar.
Kendi adını söyler.
Kelime hazinesini geliştirir.
Kelime tekrarı yapar.
Heyecan yapar.
Cümle başında hafifçe ses tekrarı yapar.
03 – 04 YAŞ
* Uzun uzun anlatmaya başlar.
* Keşiflerde bulunmaya başlar.
* Kendisi hakkında konuşur.
* Gerçekle hayali karıştırır.
* Gördüğü obje ve nesnelerin anlamlarını sorar.
* Üç – dört yaş arası 1000 kelimelik bir kelime hazinesine sahip olur.
* Dört yaşında sade ve karışık cümleler kurar.
* Masal ve hikâyeleri (küçük kapsamlı) tekrarlayabilir.
04 – 05 YAŞ
* Hikâye ve masalları anlatır.
* Ne konuştuğunu kontrol etmeye başlar.
* Anlatmalarda gerçekle hayali karıştırır.
* Birbiriyle ilgili ve ilgisiz, sade veya karışık cümleler kurarlar.
* 5 yaşında ek sorular sormadan 40–50 cümleden oluşan hikâyeler ve masallar tasarlar. Bu, konuşmanın zor türlerinden biri olan monolog (hitabet) şeklini başarma demektir.
05 – 06 YAŞ
* Kas hâkimiyeti gelişmiştir.
* Dikkatlidir.
* Kendi yaşındaki çocuklarla küçük gruplar halinde oynar.
* Okul öncesi yaşındaki çocuklardır.
* Hikâye ve masalları uzun uzun anlatır.
* Şiir ezberleme gücü gelişmiştir.
* Hayalleri gelişmiştir.
* Bazen çocuğun dil gelişimi, bu yaş sırlamasını takip edemez. Örneğin ilk kelimesini ikinci yılın sonuna doğru söyleyebilir. Üç yaşında ancak 60 kelimelik bir kelime hazinesine sahip olabilir. Bunun nedeni de bebeklik döneminde sık sık ortakulak problemi yaşayan ve son yıllarda çok yoğun olarak karşılaştığımız müzik kanalları ve reklâmlar içeren filmler izlettirilen çocuklarda dil gelişiminde gecikme problemine rastlanmaktadır. Buna expresif dil bozukluğu da denilebilir. Ayrıca nörolojik problemli çocuklarda, reaktif bağlanma bozukluğu, zihinsel gerilik, otizm, işitme kaybı, epilepsi gibi hastalıklar da dil gelişimini engellemektedir.
* Dil gelişimini etkileyen sebeplerden biri de, anne hamilelik döneminde psikolojik rahatsızlıklar geçirirse, örneğin depresyon, aile içi şiddet, hamileliğin 4 veya 6 ayını sürekli üzüntülü ve stresli olarak geçirdiyse, çocuklarda gecikmiş konuşma problemi de görülebilir.
* Hamilelik döneminde keskin enfeksiyon hastalıklar, ağır toksikoz ve doğum sırasında asifikasyon (oksijensiz kalma) gibi hususlar da dil gelişimini engellemeye neden olabilir.
* Sağlıklı gelişim için özellikle anne hamilelik dönemini çok iyi ve sağlıklı bir şekilde geçirmelidir. Bilinçsiz olarak, doktordan izinsiz olarak her ilacı da kullanmamalıdır.
* Gecikmiş konuşması olan bir çocuğun eğitiminde yoğun işitsel uyaranlar ve konuşmaya yönelik takip edici davranışlar çocuğa, iletişimi için konuşması gerektiği mesajını verecektir. Bol bol konuşulan işaretlerin, jest ve mimiklerin, tek anlatım yolu olmadığı bir iletişim ortamı, sevgi dolu, anlayışlı ve tutarlı olunması gerekir. Çocuğun dikkatini çeken nesne ve objeleri sert bir dille değil, tatlı ve daha yumuşak bir dille anlatarak, göstererek çocuğun anlamasını sağlamak, gecikmiş konuşması olan çocuğun ailesinin, üzerinde titizlikle durmaları gereken konulardır.
Çocukların konuşma gelişimi süreçlerinin zamanında ve düzgün olması için belli şartlar gereklidir. Bunlardan bazıları şunlardır:
1 – Psikolojik ve ruhsal yönden sağlıklı olmalıdır.
2 – Normal akıl yeteneği olmalıdır.
3 – İşitme ve görme yeteneği normal olmalıdır.
4 – Gerektiği kadar psikolojik aktifliğe sahip olmalıdır.
5 – Konuşma alışkanlığına sahip olmalıdır.
6 – Sağlıklı konuşma çevresi olmalıdır.
Çocuğun normal konuşma gelişimi ona her zaman yeni bilgilerini ve çevresinde görüp şekillendirdiği düşüncelerini genişletme imkânı verir. Böylece konuşma ve onun gelişimi, düşüncenin gelişimi ile çok yakından ilgilidir.
GECİKMİŞ KONUŞMASI OLAN ÇOCUKLARIN TEŞHİSİNDE PSİKOLOJİK DEĞERLENDİRME

Gecikmiş konuşmada alıcı dili değerlendirmeye yönelik testler uygulanır. Bu testler motor beceri yani küçük ve büyük kas gelişimiyle ilgili hususları gerektirmeyen testler olmalıdır.
* PEABODY: Görsel, algısal test. 3 yaş ve ötesi için kullanılır.
* DENVER II Gelişim Testi: 0-6 yaş çocukların, alıcı dil, ifade edici dil ve bilginin zihinde işlenişi (bilişsel gelişim) için kullanılır.
*
* Duygusal Sosyal Gelişim için ise “ Koppitz” resim testi kullanılabilir. 5 -12 yaşlar arası için.
GECİKMİŞ KONUŞMASI OLAN ÇOCUKLARDA ORGANİK MUAYENE VE İŞİTME TESTİ
* İşitme zayıflığı, sık sık konuşma bozukluğuna neden olur.
* İşitmeyi, kavrama analizini fısıltılı konuşma yardımı ile muayene etmek mümkündür. Çeşitli mesafelerden ayrı ayrı sözler çocuğa söylenir. Kulak çevresinden 0.5, 1, 2, 3, 4, 5 m. uzak…
* Sözler çeşitli yüksek frekanslarda söylenir.
* Yüksekten alçağa doğru ve ayrıca fısıltılarla…
* İşitmesi normal olan çocuk fısıltıyla söylenen sözleri ve cümleleri 6–7 metre mesafeden işitecek ve tekrar edecek…
* Muayene sırasında çocuk, arkasını terapiste döner ve söylenen sözleri ve cümleleri tekrarlar.
* Muayene yakından başlamalı ve yavaş yavaş uzaklaşılarak yapılmalıdır…
* İşitme zayıflığı hafif derecede olan çocuk, normal konuşmayı 6 – 8 metre, fısıltılı konuşmayı 3 m. kadar mesafeden işitir. Fısıltılı konuşmayı 1 metreden az mesafede işitiyorsa çocuğun işitmesi çok zayıf demektir. Mesela: “Do” sesi ve “Re” sesi ya da herhangi bir ses verilebilir.
KLİNİK ÖZELLİKLERİ
Hamilelik sürecinde (4 haftalıktan 4 aylığa kadarki zaman içinde) döllenmiş yumurtanın bozulması, ağır konuşma bozukluğuna sebep olur.
Çocuğun ilk yaşlarda geçirdiği çeşitli hastalıklar da konuşma bozukluğuna veya gecikmiş konuşmaya sebep olur. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
* Çeşitli travmalar
* Beyin sarsıntısı ve beyin kanaması
* Bulaşıcı hastalıklar
* Menenjit
* Ensofali
* Mide-bağırsak hastalıkları,
* Genetik faktörler
* Kan uyuşmazlığı vs. gibi durumlar, konuşma bozukluğuna sebep olur.
SES BOZUKLUKLARI
1 - Disfoni: Sesin olmaması veya sesin gücünün yüksekliğinin veya temposunun bozulması disfoni ile ifade edilir. Sesin tamamen yitmesine afoni denir.
2 – Bradlali: Konuşma temposunun yavaşlığı demektir. Beyin kabuğunun konuşma merkezinde oluşan bozukluk ses yavaşlığı ile ifade edilir. Bu da organik ve fonksiyonel olabilir.
3 – Dislali: Çocuklukta, dil, dudaklar yahut damak hareketlerinde anormallikler olmaksızın görülen bir telâffuz bozukluğudur. Bozukluk özellikle konuşma, sırasında bir sessiz harf ilâvesi, ya da daha sık olarak bir sessiz harfin atlanması biçimindedir. Bozukluk zekâ gelişiminde genel gecikmenin bir parçası olarak, kalıcı bir telâffuz bozukluğu alışkanlığı olarak, bir taklit fenomeni olarak yahut da çocuklukta bir davranış bozukluğu olan bir regresyon belirtisi olarak (bebek konuşmasının taklidi, bir bakıma bebek kalma arzusunu yansıtır) ortaya çıkabilir. Okuma retardasyonu dâhil, diğer dil bozukluklarıyla yakından ilgilidir.
Dislali iki gruba ayrılıyor: organik ve fonksiyonel
Rinolali: Tın-tın konuşma. Burundan konuşma demektir. Açık veya Kapalı olur.
Dizartiri: Beyin hasarı veya sesletim (artukülasyon) kaslarını kontrol eden çevresel sinirlerin zarar görmesi sonucunda ortaya çıkan seslendirme sorunu anartiri olarak tanımlanır. Dİzartiri terimi de merkezi sinir ya da çevresel sinir siteminin hasara uğraması sonucunda ortaya çıkan çeşitli motor konuşma sorunları için kullanılmaktadır.
Alali: Yunanca bir kelimedir. “A” inkâr, “lali” konuşma demektir. Kısaca konuşamama demektir.
Alali, en ağır konuşma bozukluklarından biridir. Alalik çocuklar, pratik olarak diyalog kurmaktan yoksun olurlar. Terapist yardımı olmadan konuşamazlar. g
Nedeni, hamilelik sırasında veya ilk yaşlarda baş beyin kabuğunun konuşma bölgesinde organik bozukluk sonucunda konuşmanın sitemli olarak gelişmemesi veya olmamasıdır.
ARTİKÜLÂSYON BOZUKLUKLARI NEDİR?
Tanımı: Konuşma seslerinin çıkartılış yerlerinde, biçimlerinde, zamanlamasında, yönünde, hızında, basıncındaki yapılması ya da dudakların, dilin yumuşak damağın, yutağın birlikte hareketlerinin hatalı olması soncunda ortaya çıkan bir sorundur.
Klinik Özellikleri?
Çocuk, hedef seslerin üretilmesine ilişkin kuralları içselleştirememiştir. Örneğin “kapı” demek ister fakat “tapı” der. “Lale” yerine “yaye” der. “Arı” yerine “ayı” der. “Kaş” yerine “taş” der. Seslerin anlam ayırıcı özelliklerini bilir, işitsel olarak kaş ve taş sözcüklerini doğru olarak gösterebilir ama kendisinden söylenmesi istenince söyleyemez.
Artikülâsyon bozukluğu olan çocuklarda, bazı ses gruplarında görülen bozukluklular:
1 - Sigmatizm: Fısıltılı ve fışıltılı seslerin telaffuz bozuklukları.
2 – Lamdasizm: “L” sesinin telaffuz bozukluğu.
3 – Rotasizm: “R” sesinin telaffuz bozukluğu.
4 – Kapasizm: “K” sesinin telaffuz bozukluğu.
5 – Gammasizm: “G” sesinin telaffuz bozukluğu.
6 – Yotasizm: “Y” sesinin telaffuz bozukluğu.
7 – Karışık seslerin telaffuz bozukluğu…
Bu seslerin düzgün telaffuzu için çocuğa alıcı ve ifade edici dili muayene ettikten sonra tıbbi kaşıklardan (sondalardan) faydalanarak terapist yardımıyla çocuğa seslerin düzgün telaffuz ettirilmesi sağlanır.
Dr.Sima ARSLAN
Tüm hakları saklıdır. İzinsiz ve kaynak belirtilmeden kullanılamaz.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
CİMNASTİK
|
|
|
İster engelli ister engelsiz her bireyin, sporu bir yaşam tarzı haline getirip, hayatının olmazsa olmazlarından yapması, artık daha da şart hale gelmiştir, çünkü; her geçen gün doğal ortam alanlarımız daralmaktadır. Bunun sonucu olarak da, vücudumuzun hareket kapasitesini çok sınırlı kullanmak durumunda kalırız ve hatta hareket sınırlarımızın ne kadar geniş olduğunun farkına bile varmayayız.
Cimnastik branşı, altyapı sporlarından biridir. Yani sporun başlangıcıdır.
Sporun içinde olduğu gibi günlük yaşantımızda da, doğru ve düzgün bir duruş formu kazandırır(Eğer,duruş bozukluğu, anatomik bozukluktan kaynaklanmıyorsa Ör:Skolyoz).
Bireyde Denge gelişimini sağlar. Böylece Algı-Mekan farkındalığı gelişen bireyde, mekana vehareket şartına uyum sağlama ile doğru vücut konumunu bulup-yapabilme hızlı bir şekilde oluşur.
Bireye Esneklik kazandırır. Kazanılan esneklik sonunda, birey eklem ve kaslarını, daha geniş açıyla kullanabilir. Dolayısıyla, spor dışında yani günlük yaşamında da kaza riskini önemli ölçüde azaltmış olur.
Bireye koordinasyon kazandırır. Koordinasyon çeşitliliği oluşan birey zamanla daha da karmaşık hareket tiplerini kolaylıkla yapar hale gelir. Hareketin beyinde; algılanılması, analiz edilmesi ve yapılabilmesi için belli bir sinirsel işlem ortaya koyar, bununda tabi sonucu olarak zeka gelişimi artar.
Bireyde; Çabukluk, Dayanıklılık ve Kuvveti geliştirir.
Ayrıca grupla yapılan ve oyunla verilen çalışmalar sonucunda bireyde, sosyal gelişme artar. Sosyal yönden gelişen birey, zenginleşen çevresel uyarıcılar sayesinde, kendi dünyası dışındaki dünyaya da açılmaya, sözlü yada sözsüz iletişim kurmaya, kendini ifade etmeye çalışır ki buda ondaki ifade yetisini geliştirir.
Bu gelişmeler gözlemleyip sayabildiklerimiz,
BETÜL MEMİŞ
Bed. Eğit. ve Spor Öğret.
İKİ KURUMUN ORTAK ÇALIŞMASI
Biz ‘Cim Cim Harikalar Gençlik ve Spor Kulübü’ olarak ,‘Yağmur Çocuklar Rehabilitasyon Merkezi’ ile ortaklaşa çalışmalarda bulunmaktayız.
Çalışmalarımızı Kulübün Maltepe de ki Spor Salonun da yapıyoruz.Çalışmalarımızı Uzman Antrenör ve Yardımcı Öğretmenlerle sürdürüyoruz. İzlenilen prensip, grup ile bireysel ilgi üzerine olmaktadır.
Çalışmalarımızı aletli cimnastik, aletsiz yer cimnastiği(duruşlar-dönüşler-taklalar-sıçramalar), çeşitli düzeneklerde kurulmuş İstasyon çalışmalarıyla ve çeşitli oyunlarla eğlenceli hale getiriyoruz.
Salonda yer alan olimpiyat standartlarında ki trampolini ve tüm cimnastik aletlerini en etkin bir şekilde kullanıyoruz.
Bunların dışında cimnastik aletlerinden oluşan, çeşitli ebatlardaki minderler, kasa, zıplama platformlarıyla, çeşitli materyallerden oluşturduğumuz düzenekler ile istasyon çalışmaları yapıyoruz.
Almanya’dan getirdiğimiz Büyük-Küçük kas gruplarını çalıştırmaya, maniplasyon ve denge geliştirmeye yönelik çeşitli materyallerle çalışmalar yapmaktayız.
Bu çalışmalarımızın sonunda gözlemlediklerimiz; engelli çocuklarda kendine güven,cesaret gibi kavramlarda artış sağlanmıştır, farklı tür hareketleri deneyimleme olanağı bulmuşlardır. Algılarında ve algılama hızlarında artış sağlanmış,kondüsyonları belli bir ölçüde artış göstermiştir.
Hazırlık yapmak, Sıra beklemek, Harekete geçmek,yarışmaysa kazananı kutlamak ve kaybedildiğinde bunu doğal bir sonuç olarak kabullenebilmek gibi kurallara uyma gerekliliği,onlara, toplum yaşamına da uyarlayabilecekleri belli bir disiplini de beraberinde getirmektedir.
Genel anlamıyla Sporla; Hem beden ve ruh sağlığı olan, Sosyalleşmiş, Kendini ve Bedenini tanıyabilen ve hayattan zevk alabilen bireylerin sayısı artmaktadır.
BETÜL MEMİŞ
Bed. Eğit. ve Spor Öğret.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
ÖZEL EĞİTİM
|
|
|
ÖZEL EĞİTİM NEDİR?
Özel eğitim, normal yaşıtlarının yararlanabildiği eğitim ortamından yeterince yararlanamayan çocuklara yönelik verilen eğitimdir. Türkiye’de özel eğitim; örgün eğitimin verildiği okulların özel alt sınıflarında, kaynaştırma sınıflarında, kaynak odalarda ve ayrıca Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinde verilmektedir.
HANGİ ÇOCUKLAR ÖZEL EĞİTİM ALMALIDIR?
-
Otistik, down sendromlu, west sendromlu çocuklar
-
Özel öğrenme güçlüğü çeken çocuklar
-
Konuşma yetersizliği olan çocuklar
-
Yaygın gelişimsel bozukluğu olan çocuklar
-
Dikkat eksikliği ve Hiperaktif çocuklar
-
Davranış bozukluğu olan çocuklar
-
Reaktif bağlanma bozukluğu olan çocuklar
-
İşitme yetersizliği olan çocuklar
-
Fiziksel yetersizliği olan çocuklar
Kişinin zihinsel yetersizlik tanısı alabilmesi için aşağıdaki kriterlerden en az iki tanesinde yetersiz olması gerekmektedir; iletişim, kendine bakım,ev yaşamı, toplumsal-kişilerarası beceriler- toplumsal olanaklardan yararlanma, kendi kendini yönetip değerlendirme, okulla ilgili işlevsel beceriler, iş, boş zamanları değerlendirme, sağlık ve güvenlik.
Başlangıcın 18 yaşın altında olması gerekmektedir.
Zihinsel yetersizlik şu şekilde sınıflandırılır.
-
Hafif derecedeki zihinsel yetersizliği olan çocuklarda zeka düzeyi
( eğitilebilirler) - IQ- 50-55ile yaklaşık 70 arasıdır.
-
Orta derecedeki zihinsel yetersizliği olan çocuklarda zeka düzeyi( öğretilebilirler) – IQ- 35-40 ile 50-55 arasıdır
-
Ağır derecedeki zihinsel yetersizliği olan çocuklarda zeka düzeyi – IQ 20-25 ile 35-40 arasındadır.
-
İleri derecedeki zihinsel gerilik olan çocuklarda zeka düzeyi –IQ 20-25‘in altıdır.
OKULÖNCESİ DÖNEMİNDE ÖZEL EĞİTİM
Okulöncesi dönemde özel eğitim, risk altındaki çocuklarla gelişim geriliği olan ya da tanılanmış özel gereksinimli çocuklara ve ailelerine sağlanan eğitim hizmetlerini kapsamaktadır.
Okulöncesi özel eğitim hizmetlerinin kapsamının anlaşabilmesi için hizmetlerin kimlere, nerelerde verildiği ve süreçte kimlerin görev alması gerektiğinin bilinmesinde yarar vardır.
ÖZEL EĞİTİMDE AİLENİN EĞİTİMİ VE ÖNEMİ
Okulöncesi özel eğitim hizmetleri çocuklar kadar aileleri de ilgilendirir. Çünkü çocuk vaktinin çoğunu evde geçirir. Özel eğitime muhtaç çocuğun doğumuyla sarsılan aile, çocuğa karşı olumsuz duygular besleyebilir ve çevre tarafından dışlanma gibi sorunlarla karşı karşıya gelebilir. Bunların aşılması ve çocuğun eğitim hizmetlerinden en üst düzeyde yararlanması ve ailenin de eğitim kapsamına alınmasıyla mümkündür. Okulöncesi özel eğitim hizmetleri doğumdan okul dönemine kadar olan yaş gruplarını kapsar. Hizmetler çocuğun yaşı ve ihtiyaçlarına göre klinik, okul ve ev gibi farklı ortamlarda verilebilir. Evde konuşulan dilin, okulda konuşulandan farklı olması çocuğunuzun özel eğitime ihtiyaç duyduğu anlamına gelmez bunun için daha fazla şartların oluşması gerekmektedir.
ÖZEL EĞİTİME GEREKSİNİM DUYAN ÇOCUKLARIN BELİRLENMESİ
Örgün eğitime devam eden çocukların alması gereken özel eğitim hakkında ailelere gerekli bilgilendirmeyi okullar yapabilir. Özel eğitime gereksinim duyan çocuklar, okullarda görev yapan rehber öğretmen, okul yöneticisi ve sınıf öğretmenlerinin yardımıyla REHBERLİK ARAŞTIRMA MERKEZLERİNE yönlendirebilirler. Ayrıca aileler rehberlik araştırma merkezlerine bireysel de olarak da başvurabilirler.Kendi yaşıtlarından eğitim düzeyi olarak geride kalan;yani kendi yaşıtlarının yararlanabildi eğitim ortamından yeterince yararlanamayan çocukların gerekli olan özel eğitimi alabilmeleri için öncelikle ilçelerine bağlı bulunan REHBERLİK ARAŞTIRMA MERKEZLERİ’ ne başvurabilirler.Rehberlik Araştırma Merkezlerinde uzman ekip tarafından yapılan IQ testleri ve diğer değerlendirmeler sonucunda çocuğun özel eğitime gereksinim duyup duymadığına karar verilir.Daha sonrasında sağlık kurulu raporu vermeye yetkili olan hastanelerin çocuk nörolojisi,çocuk psikiyatrisi departmanlarından alınan özel eğitim alabilir (bireysel-grup)raporuyla özel eğitim ve rehabilitasyon merkezlerine başvurabilirler.
Sima ARSLAN
Özel eğitim uzmanı
ZİHİNSEL YETERSİZLİĞİ OLAN ÇOCUKLARIN EĞİTİMİNDE YAYGIN OLARAK KULLANILAN KURAL VE YÖNTEMLER
1) Başarılı Yaşantılar Sağlama : Çocuğa başarabileceği görevler verilmeli, doğru yanıtlayabileceği sorular sorulmalıdır. Gerektiğinde görevi yerine getirmesine yardım edilmeli; sorularda ipucu vermek, seçenekleri azaltmak, soruyu tekrarlamak yada açıklayarak basitleştirmek gibi yardımlarla doğru yanıtın bulunması kolaylaştırılmalıdır. Çocuk asla başarısız olduğu noktada bırakılmamalıdır. Yardımlar çocuk başarılı olana kadar sürdürülmelidir. Ancak her zaman az yardım çok yardıma tercih edilmelidir.
2) Geri Bildirim ve Ödül Verme : Çocuk verdiği yanıtın doğru olup olmadığını bilmelidir.
3) Ödüllendirme : Zaman geçirilmeden ve açık bir biçimde yapılmalıdır. Bu, çocuğa yiyecek verilmesi gibi somut ya da çocukla ilgilenmesi gibi sosyal nitelikte olabilir.
4) Çocuğun Yeterlik Düzeyinin Değerlendirilmesi : Eğer öğretilecek konu çocuk için çok zorsa çocuk öğrenmek için yeterince gayret göstermeyecektir. Bu nedenle çocuğa öğretilecek konuların ve verilecek görevlerin onun düzeyine uygun olması gerekmektedir. Zihinsel engelli çocukların gelişimlerinde çeşitli düzensizlikler, iniş ve çıkışlar sıklıkla görülmektedir. Bu nedenle çocuğun yeterlilik düzeyinin sürekli olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
5) Öğretilecek Konu ya da Davranışların Analizi : Öğretilecek konular ya da davranışlar, özellikle zor ve karmaşık olanları, analiz edilecek birbirlerini izleyen alt konuyu ya da davranışlar sırayla çocuğa öğretilmelidir.
6) Bilgilerin Bir Durumdan Diğerine Aktarılmasına Yardımcı Olma : Bunun için aynı kavramların çeşitli durumlar ve ilişkiler içerisinde çocuğa öğretilmesi gerekmektedir.
7) Öğretilenlerin Tekrarını Sağlama : Zihinsel engelli çocukların öğrendiklerini kısa süreli bellekten uzun süreli belleğe aktarmada çeşitli problemleri vardır. Bu nedenle öğrendikleri bir konuyu kısa bir süre sonra unutabilirler. Bu durumu önlemek için öğrenilen konu ya da davranışların zaman zaman tekrarlanması sağlanmalıdır.
8) Öğrenmeyi Güdüleme : Pekiştirilmek ve başarılı olmak, birçok duyunun kullanılması, öğretmenin coşkulu ders sürelerinin yeterli uzunlukta olması, çocuklara öğrenmeyi güdüler.
9) Bir Defada Öğretilecek Kavramların Sayısını Sınırlama : Zihinsel engelli çocuklar bir defada pek çok kavramı öğrenemezler. Bu nedenle kavramlar çocuğa tek tek öğretilmelidir. Bir kavram iyice öğrenilmeden diğerine geçilmemelidir.
ZİHİNSEL YETERSİZLİĞİ OLAN ÇOCUĞUN EĞİTİMİNDE AKILDA TUTULACAK
NOKTALAR İSE ŞUNLARDIR :
1-İşi basitleştirin
2-İşi kısaltın
3-Düzeni muhafaza edin
4-Düşünmeyi öğretin
kaynak:
-Özel Gereksinimi Olan Çocuklar ve Eğitimleri :Yrd. Doç. DR.Özlem Ersoy – Dr.Neslihan Avcı
-Farklı Gelişen Çocuklar : Prof. Dr. Adnan Kulaksızoğlu
HAZIRLAYAN: Semiha CEBECİ
Çocuk Gelişim Uzmanı
|
|
|
|
|
|
|
|
|
KONUŞMA TERAPİSİ
|
|
|
İletişim yaşamımızın en önemli parçasıdır ve çevremizdeki herkesle iletişim kurmaya ihtiyaç duyarız. İletişime doğduğumuz andan itibaren başlayıp, yaşamımız boyunca da devam ederiz.
Dil, iletişim ve konuşma terimlerini uzmanlardan, eğitimcilerden ya da doktorlardan defalarca duymuşsunuzdur. Bu üç terim çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. Oysa bu üç terimin birbirinden farklı anlamları vardır.
İletişim, insanlar arasındaki etkileşimdir. Dil, bu iletişimi sağlayan araç; konuşma ise aracı iletme yoludur. Konuşma, sözel dilin seslerle ifade biçimidir ve insanın temel bir biyolojik özelliğidir.
Dil ve konuşma bozukluğu olan çocuğunuzun dil becerilerini anlamanız ve çocuğunuzu doğru değerlendirmeniz için bu terimleri iyi bilmeniz gereklidir.Çocuklarda hiç bir sorun olmasa dahi, ilk sözcüklerini öğrenme ve söyleme, kullandıkları sözcük sayısı, dilin yapısını edinme ve cümlelerle konuşma gibi dil edinimindeki hızları ile kullanımda nicelik ve nitelik bakımından bireysel farklılıklar göstermektedirler. Çocukların önemli bir bölümü, konuşmaya ve dil becerilerini kullanmaya başlamakta gecikmiş olmakla birlikte, dil gelişimi sürmekte ve sonunda tamamen normal bir dil gelişebilmnektedir. Başka bir grup ise, dilin bazı ögelerini geliştirmekte sürekli gecikmete, dil sorunu ileri yaşlarında da devam etmektedir.
İşitme engeli, zihin engeli, otistik sendrom ve beyin zedelenmeleri normal dil gelişimini olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Belirli bir yaşa geldiği halde, çocuğun konuşmaya başlamaması ya da yaşıtlarına göre geride kalması, işaretlerle ya da tek sözcüklerle iletişim kurmaya çalışma, cümle kuramama, konuşurken tutulma, kekeleme, konuşma seslerinin kimilerini söyleyememe, konuşurken sesin kısılması, çatlaması, burundan konuşma, anlaşılamayacak kadar hızlı konuşma, sesleri heceleri yutma vb. biçimde ifade edilmeye çalışılan bu sorunların, kimileri konuşma sorunu iken kimileri de dil sorunudur.
Peki çocuğunuzda olabilecek dil ve konuşma sorununu nasıl fak edebilirsiniz?
Dil gelişiminde bir aksaklık olup olmadığı yönündeki ilk belirtiler, çocukta konuşma davranışının ortaya çıkması ile başlamaktadır. Bu ise, ancak 12-18 ay dolaylarında olmaktadır. Bu yüzden aileler 12-18 ay içindeki çocukların dil gelişiminleri dikkatlice izlemelidirler. Eğer herhangi bir dil ve konuşma sorununundan şüphelenilirse, takip eden zamanlarda çocuğun izlenme ve müdahelesinde çocuk gelişimcileri, okul öncesi eğitimcileri, ve özellikle ‘Dil ve Konuşma Terapisti’ sorumlukluk alır.
Dil ve Konuşma Terapisti kimdir?
Dil ve konuşma terapisti, kendi konularında ayırıcı tanı koyabilen, sorunları ve çözümlerini belirleyen, terapiyi planlayan ve yürüten, bu görevlerini yerine getirirken ilgili uzman ve yardımcı uzmanlarla sıkı bir işbirliği içerisinde çalışan bireylerarası iletişim sorunlarının çeşitli alanlarında uzmanlaşmış bağımsız bir meslek grubunun elemanıdır ( ASHA ve IALP, 1994; 2000; akt, Topbaş ve ark. 2002)
En sık görülen dil ve konuşma sorunları nelerdir?
İşitme engeli, zihin engeli, otistik sendrom, serebral palsi (CP) vb. görülen dil ve konuşma sorunlarının yanısıra, bunların dışında kalan ve en sık karşılaşılan dil ve konuşma sorunları şunlardır :
a. Sesbilgisi ve sesletim sorunları : Okulöncesi dönemde çocuklarında en çok karşılan sorunlar arasında yer alır. Aileler ya da öğretmenler çocuğun 2bir sesin yerine bir başka ss kullandığnı’, bazı sesleri söyleyemediğini’, ‘konuşmasının anlaşılamadığını’ vb. ifade ederler.
Dil ve konuşma terapisti, sorunun ayırıcı özellikleri doğrultusunda bir terapi/eğitim programı desenlendiğinde aileden ve varsa öğretmenden hem kendisine hem de çocuğa destek olması isteyebilir.
b. Dil ve konuşma gelişiminde gecikme : En erken 18 ay çocuğunda belirtileri fark edilebilecek bir sorun olan dil gecikmesi, ailenin çevreden gelen öneriler ve tavsiyeler nedeniyle beklemesi ne yazık ki çocuğa pek yardımcı olamaz. Bu yüzden aileler farklılık hissettikleri anda bir dil ve konuşma terapistine başvurmaları gerekebilir.
c. Sesleme (fonasyon) bozuklukları : Okulöncesi dönemi çocuklar ile ilköğretim öğrencileri arasında ses bozuklukları türünden konuşma bozuklukları oldukça yaygındır. Bunun temel nedeni de bu yaş grubundaki çocukların oyunda ve diğer durumlarda aşırı yüksek sesle konuşmaları ya da bağırmalarıdır. Eğer çocuğunuzun sesinin kalitesinde bir bozulma varsa bir KBB uzmanına ve gerekiyorsa bir dil ve konuşma terapistine başvurmanız gerekebilir.
d. Kekemelik : Bir konuşma sorunu olarak kekemelik, dil ve konuşma gelişiminin ilk evrelerinde ortaya çıkmaktadır. Genellikle iki ile dört yaş arasında başlamakta ve konuşma sırasında tekrarlar, tutulmalar(bloklar) ya da seslerin uzatılması biçiminde özellikler göstermektedir. Bu konuşma sorunu erken müdahale edilmezse diğer sorunlar gibi yetişkin yaşlara kadar süreklilik gösterebilir.
Ailelere Öneriler
-
Dil ve konuşma sorunu olduğunu sezdiğiniz ya da kuşkulandığınız çocuğun bir dil ve konuşma terapisti tarafından değerlendirilmesini sağlayınız. Bulunduğunuz şehirde bir dil ve konuşma terapisti yoksa işitme ve zihin engelliler alanında eğitim görmüş öğretmenlerden, psikologlardan, işitmenin ölçülmesi ve cihazlandırma alanında eğitim görmüş odyologlardan, bu konuya ilgi duyan ve kendilerini bu konuda yetiştirmeye çalışan kişilerden yararlanmanız, belki çocuğa yardımı olabilir. Bu kişilerin önerilerinin - belki yanlış değil - ama sınırlı ve yetersiz olabileceğini de göz önünde bulundurun.
-
Çocuğunuzun nasıl konuştuğundan çok ne söylediğine dikkat edin. Eğer nasıl konuştuğuna dikkat etmek istiyorsanız, olumsuzluklara değil olumlu davranışlara dikkat edin ve bunları pekiştirin. Çocuğunuzun yapadıklarını düzeltmeye çalışmak yerine, yapabildiklerinden yola çıkarak yapamadıklarını neden yapamadığının farkına varmasını sağlamak yoluyla sistemi kavramasına yardımcı olun.
-
Bir çocuğu başka çocukla kıyaslamayın. Onu kendi içerisinde ve zaman doğrultusunda değerlendirin.
Kaynak:
· ‘Çocukta Dil Ve Kavram Gelişimi’, Anadolu Üniversitesi Yayını No : 1318, Eskişehir 2001
· ‘Dil Ve Konuşma Terapistliği’, Anadolu Üniversitesi Yayını No : 1333, Eskişehir 2002
|
|
|
|
|
|
|
|
|
MÜZİK TERAPİ
|
|
|
Müziği anlama ve ona tepki verme becerisi insanoğlunda doğuştan var olan bir beceridir.Bu yetenek genellikle engel, yaralanma veya hastalıkla bozulmaya uğramaz ve müzik çalışmaları yapmış olma şartıyla kısıtlı değildir. Bazı insanlar sözel iletişimle kendilerini yeterince ifade edememektedirler.Müzik terapisi ise bu insanlar için duyguların ifade edilmesi, yaratıcığın ve gizli kalan yeteneklerin ortaya çıkarılması için güvenli ve rahat bir ortam sağlayan iletişim yoludur.
Müzik Terapisinden öğrenme güçlükleri, fiziksel ,duygusal, psikolojik gelişimsel bozukluklar, konuşma bozuklukları ve duyusal bozulmalar gibi sorunlara sahip çocuklar ve yetişkinler yararlanabilmektedir.
Psikolog
Dinç Orkun YONTAR
|
|
|
|
|
|
|
|
|
REHABİLİTASYON
|
|
|
Rehabilitasyon Nedir?
Rehabilitasyon, kişinin doğuştan veya sonradan, herhangi bir nedenle oluşan kalıcı veya geçici yetersizliklerinin, kaybedilmiş
bazen de limitlenmiş olan fonksiyonel kapasitesinin belirlenerek tedavi edilmesi, psikolojik sosyal ve mesleki açıdan da
desteklenerek günlük yaşamda bağımsız duruma gelmesini sağlamaktır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
DUYU BÜTÜNLEMESİ TERAPİSİ
|
|
|
DUYU BÜTÜNLEMESİNİ ANLAMAK
Duyu bütünlemesi ve duyu bütünleme problemleri ile ilgili temel bilgileri anlamak çok önemlidir. Bir çocuğun gelişiminde normal gelişimi ya da doğa ananın planının nerelerde aksadığını görmek anlamında duyuların önemi büyüktür. Bu nedenle öncelikle duyularımızı tanımakla işe başlayabiliriz.
Duyular
Duyu bütünlemesini anlamak için öncelikle duyularımızı anlamak gerekir. Duyularımız bize doğru işlevsellik gösterebilmek için ihtiyacımız olan çevresel bilgiyi verir. Duyularımız vücudumuzun hem içinden hem de dışından gelen bilgiyi alırlar. Yaptığımız her hareket, yediğimiz her lokma, dokunduğumuz her obje bize duyum sağlamaktadır.
Bazen duyularımız bize çevremizde yolunda gitmeyen şeyler hakkında bilgi verirler. Tehlikede olduğumuzu farkeder ve savunma tepkileri veririz. Çok fazla ya da yanlış türden uyaranlar karşısında geri çekilmek de gayet doğaldır. Mesela boynumuzda bir tarantula gezdiğini hissedersek, “kaç ya da savaş” tepkilerinden birini vereceğimiz aşikardır.
Bazen de duyularımız bize her şeyin normal gittiği bilgisini verir. Güvende ve tatmin olmuş hissederiz; bu durumu yaratan uyaranları daha çok ararız. Örneğin bir parça çikolatanın tadı bize öyle çok keyif verir ki; durmadan çikolata yemek isteyebiliriz.
Sıkıldığımız zamansa daha çok uyaran ararız. Örneğin bir beceriyi iyice öğrendikten sonra bir adım ilerisine geçmek isteriz. Patenle ayakta durmayı öğrendikten sonra, figürlerle kaymayı öğrenmek istemek gibi...
İşini iyi yapabilmek ve uygun tepkiler vermemizi sağlamak için duyularımızın bir işbirliği içinde çalışması gerekmektedir. Beraberce beyne gönderecekleri bilgiyi tasarlayıp, beynin de gelen bilgiyi en iyi şekilde işlemlemesini sağlamaya çalışmalıdırlar. Çünkü beynin işlemlemesi iyi olduğunda biz de iyi işlev göstereceğizdir.
Uzak Duyular
Çoğumuzun bilmediği kadar çok sayıda duyumuz vardır. Bir çoğumuz sadece beş duyuya aşinayızdır: Görme, işitme, koku alma, hissetme ve tad alma. Bu duyular uzak duyular olarak adlandırılabilmektedir. Çünkü vücudumuzun dışından gelen, onu dışarıdan etkileyen, dış uyaranlarla ilgili bilgiyi beyne taşımaktadırlar.
Bizler, uzak duyularımızın bilincindeyizdir ve üzerlerinde bir miktar da kontrolümüz vardır. Mesela kalabalık bir resimde kendi resmimizi seçebiliri, ya da hoş olmayan bir sahne karşısında gözlerimizi kapatıp onu görmemeyi tercih edebiliriz. Olgunlaştıkça beynimiz uzak duyularımızı uzmanlaştırır ve böylelikle etrafımızdaki dünyaya tepki verebiliriz.
Yakın Duyular
Duyularımızı düşününce aklımıza ilk olarak uzak duyularımız gelmektedir. Daha az tanıdıklarımız ise yakın ya da gizli duyularımızdır. Çünkü bu duyularımızın bilincinde değilizdir, onları kontrol edemeyiz ya da doğrudan gözlemleyemeyiz.
Yakın duyularımız hayatta kalmamız için çok gereklidir ve vücudumuzun içinde olup bitenler hakkında tepki ve bilgi vericidirller. Kendilerine ait bir zihinleri vardır. Bu sayede vücudumuzu işler halde tutarlar.
Uzmanlar, yakın duyularımızı şu şekilde sınıflandırmışlardır:
-
Taktil Duyu: Dokunma ve dokunulmayla ilgili bilgiyi işlemler. Bilgi temel olarak deriden gelir.
-
Vestibüler Duyu: Hareket, yer çekimi ve denge ile ilgili bilgiyi işlemler. Bilgi temel olarak iç kulaktan gelir.
-
Proprioseptif Duyu: Vücut pozisyonu, vücudu mekanda konumlandırma ve vücüt bölümlerinin kontrolü ile ilgili bilgiyi işlemler. Bilgi temel olarak kaslardan, bağ ve eklemlerden gelir.
Bu iç duyu çok önemlidir. İnsan gelişiminde oldukça temel bir görev üstlenmişlerdir. Sadece bu yakın duyular etkin olarak işlev gördüklerinde çocuk diğer duyularını da dış dünyaya çevirebilecektir.
DUYU BÜTÜNLEMESİ NEDİR?
Duyu bütünlemesi günlük hayatta kullanılmak üzere vücudumuzdan ve dış dünyadan gelen bilginin merkezi sinir sistemindeki nörolojik organizasyonu işlemidir. Merkezi sinir sistemi ise sayısız nörondan, omurilik ve beyinden oluşmaktadır.
Merkezi sinir sisteminin temel görevi duyularımızı birleştirmektir. Sinir sisteminin %80’inden fazlası duyusal girdiyi işlemleme ve organize etme görevindedir. Bu yüzden beynimiz bir duyusal işlemleme makinası olarak da tanımlanabilmektedir.
Beynimiz etkin olarak gelen duyusal bilgiyi işlemlediğinde uygun ve otomatikleşmiş tepkiler verebiliriz. Çünkü beynimiz duyusal mesajları modüle etme konusunda uzmanlaşmıştır. Modülasyon ise, beynin kendi aktivitesini kontrol etmesini ve bizim aktivite seviyemizi ayarlamasını tanımlayan bir terimdir.
Aktivite seviyemiz ise zihinsel, fiziksel ve duygusal davranışlarımızda kendini gösterir. Seviyesi yüksek, alçak ya da ortalarda bir yerlerde olabilir. Örneğin bir çocuk ilginç bir fen dersine konsantre olduğunda zihinsel aktivite seviyesi yüksek olabilir. Aynı çocuk, tarih dersinin ne kadar sıkıcı olduğunu düşünüyorsa o esnada aktivite seviyesi düşük olacaktır. Hareket ettiğinde fiziksel aktivite seviyesi yüksek, uyuduğu sırada ise düşük olacaktır. Tehtid altında ya da heyecanlı hissettiğinde duygusal aktivite seviyesi yüksek; günlük rutinlerini gerçekleştirirken ise düşük olacaktır.
Modülasyon, merkezi sinir sistemine gelen duyusal bilginin akışını kontrol eder. Beyin tüm duyusal sistemlerimizin düğmelerini açıp kapatarak bunların beraber çalışmalarını ve bizleri “normal” içinde tutmalarını sağlar.
Her günün her dakikası milyonlarca duyum alırız. Bunların çoğu o anki konumumuzla bağlantılı değildir. Bu yüzden beynimiz bunları inhibe eder.
İnhibisyon, duygusal girdi ile bunun sebep olduğu davranışsal çıktı arasındaki bağlantıları azaltan nörolojik sürecin adıdır. İnhibisyon iyi ve sağlıklı bir şeydir. O olmadan önemli- önemsiz, tüm uyaranlara ilgimizi yöneltmek zorunda kalırdık. Örneğin, derimize deren havaya ya da adım attığımızda değişen dengeye tepki vermek anlamsızdır. Biz de inhibisyon mekanizması sayesinde bu tip mesajları değerlendirmeye almak zorunda kalmayız.
Bazı mesajlar bize şimdi anlamsız gelebilir ama bir an için anlamlı gelmiş de olabiliriler. Bu tip mesajlarla karşılaştıkça beynimiz onları otomatik olarak geri çevirir çünkü onlar artık alışılmadık şeyler olmaktan çıkmışlardır. Bu sürecin adı da “habitasyon” (adet haline gelmiş şey) olacaktır.
Oysa anlamlı mesajlar vardır ve biz onlara dikkat etmek zorundayızdır. Bunların bir kısmı olumlu duyumlar olacaktır. Örneğin, sallanan koltukta ritmik olarak sallanmak gibi... Diğerleri ise negatif duyumlardır: Midemiz bulanana kadar dönmek gibi.. Bu mesajlara fasilitör, yani kolaylaştırıcı adı verilmektedir.
Fasilitasyon, duyusal girdi ile davranışsal çıktının bağlantısını kontrol eden nörolojik bir süreçtir. Buna göre eğer anlamlı ve faydalı bir şey yapmaktaysak, beynimiz devam et mesajını verecektir.
İnhibisyon ve fasilitasyon dengeli çalıştığında, bir evreden diğerine problemsiz geçiş yapabiliriz. Evre, burada dikkat derecemize, duygu durmumuza ya da motor tepkilerimize gönderme yapan bir kavramdır. Bu sayede dikkatsizlik halinden uyanıklığa, asık suratlılıktan gülümsemeye, rahatlıktan harekete hazırlığa geçiş yapabiliriz. Modülasyon, hayatımızın her evresinde kendi kendimizi nasıl kontrol ettiğimiz gösteren bir kavramdır.
Bir örnekle duyu bütünlemesinin nasıl çalışmakta olduğunu inceleyelim. Diyelim ki kanepede oturmuş, günlük gazeteyi inceliyorsunuz. Koltuğun döşemesinin teninize değişini, dışarıdan geçen arabayı ya da ellerinizin pozisyonunu önemsemiyorsunuz. Bu duyusal mesajlar size göre o an konu dışıdır ve cevap vermeye de gerek yoktur.
Sonra çocuğunuzun yanınıza gelip size “Seni seviyorum!” dediğini düşünelim. Görme, işitme, dokunma, hareket ve vücut pozisyonuyla ilgili tüm duyularınız birdenbire harekete geçer, uyarılırlar. Tüm vücudunuzdaki duyusal alıcılar bu mesajı alırlar ve merkezi sinir sisteminizdeki duyu nöronları sayesinde bu bilgi beyninize gider.
Bu duyusal mesaj, sizin için konu dışı değildir. Çok kısa bir nörolojik süreç ile beyniniz bu bilgiyi analiz eder, birleştirir ve bütünleştirir.
Daha sonra, beyniniz motor sinirler ile vücudunuza geri mesajlar gönderir. Bu sayede de bir duyusal- motor tepki oluşturabilirsiniz.
Tepkiniz, bir kahkaha nın eşlik ettiği bir cümle olabilir: “Ben de seni seviyorum tatlım!”
Tepkiniz bir duygu ile birlikte, bir ilgi fışkırması şeklinde cereyan edecektir.
Ayrıca kendinizin ve çocuğunuzun ve çocuğunuzun neree olduğunu bildiğiniz için ona ulaşmanın da ne kadar süreceğini bilirsiniz. Güzel bir kucaklaşma için ne kadar kuvvet uygulamak gerektiğini de hesaplayarak hareki tepkinizi ortaya koyarsınız: Gazetenizi bırakır, çocuğunuza yönelir, kollarınızı açar ve onu kucaklarsınız.
Duyu Bütünlemesi Sorunsuz İşleyen Çocuk:
-
7 yaşındaki Ayşe, tenefüste arkadaşları ile kaldırımda oturmuş, kart oyunu oynamaktadır. Kaldırımın soğukluğunu önemsemez çünkü oyun daha fazla ilgisini çekmektedir. Elleri üşüdüğü için oyunu iyi oynayamamaktadır, çünkü kartları doğru tutamamaktadır. İlk başarısız olduğunda hayal kırıklığına uğrar. İkincisinde rahatsız olur. Üçüncüsünde ise çok sinirlenir ve ayağa kalkıp “Ben ip atlamaya gidiyorum!” der. Bir kaç dakika ip atlamak onu ısıtır ve sakinleştirir. Tenefüs bitince Ayşe sınıfına döner ve öğle saatine kadar derslerine karşı ilgisini muhafaza eder.
Duyu Bütünlemesi Bozukluğu Olan Çocuk:
-
7 yaşındaki Fatma da tenefüste kaldırımda oturmuş arkadaşları ile kart oyunu oynamaktadır. Ancak Fatma oyuna bir türlü konsantre olamamaktadır çünkü kaldırımın soğukluğu onu çok rahatsız etmektedir. İlk iki turda biraz sorun yaşar, tekara tekrar dener ancak ellerini bükememektedir. Birden patlar ve bağırır: “Bu oyundan nefret ediyorum!” Ayağa fırlar, kartları tekmeler, bir yandan uzaklaşırken bir yandan da kontrol edilemez şekilde bağırıp ağlar. Günün geri kalanında mutsuzdur, sakinleşip derslerine konsantre olamaz. Ayrıca öğlen yemeği yemeyi de reddeder.
Merkezi sinir sisteminin hiç bir parçası tek başına çalışmaz. Mesajlar bir bölümden diğerine ileri- geri gidip gelmek zorundadır ki; dokunma görmeyi, görme dengeyi, denge vücut farkındalığını, vücut farkındalığı hareketi, hareket de öğrenmey idestekleyebilsin. Ancak duyusal mesajlar ve motor mesajlar eşgüdümlü olarak girip çıktığında, ihtiyacımız olan şeyleri yapabilme fırsatına sahip olabiliriz.
Beynimiz duyusal algıyı işlemlemede ne kadar usta ise, davranışsal tepkimiz de o derece etkili olacaktır. Tepkimizin etkisi arttıkça da yeni duyusal mesajları almak ve duyu bütünlemesinin devamlılığını sağlamak için daha fazla geri bildirim edinmiş olacağız.
Eşgüdümlü Duyu- Motor Tepkilere İki Örnek:
Korna Çalışı:
Duyusal Girdi: İşe doğru yürürken, müzik çalarınızdaki şarkıya dalmışsınız. Bir yol ağzına geldiğinizde durup iki yanınıza bakıyor ve yolun, karşıya geçmek için güvenli olduğu kararına varıyorsunuz. Adımınızı atmışken, bir korna sesi duyuyorsunuz. İşitme duyunuz sesle ilgili duyumları alıp, mesajı beyninize yolluyor.
Nörolojik İşlemleme: Birdenbire müziği duymaz oluyorsunuz. Şimdi beyninizin daha önemli bir ödevi var: Diğer tüm ilişkisiz sesleri filtreleyip, yeni mesajı analiz ederek sesi bir tehlike sinyali olarak değerlendirmek ve kullanılmak üzeregerekli bilgiyi organize etmek.
Motor Çıktı: Beyniniz en uygun motor tepkiyle nasıl tepki göstermeniz gerektiğini size söyler. Yapmanız gerekeni yapar ve geriye doğru sıçrarsınız.
Ekşi Erik:
Duyusal Girdi: Sulu, etli ve tatlı gözüken bir erik alıyorsunuz. Bir ısırıktan sonra fark ediyorsunuz ki tahmininiz yanlış; erik oldukça ekşi. Tat alma duyunuz beyninize bir mesaj gönderiyor.
Nörolojik İşlemleme: Beyniniz “ekşi” hissini zararlı bir şey olarak değerlendiriyor ve duyusal mesajı, bu şekilde kullanılmak üzere düzenliyor.
Motor Çıktı: Beyniniz ağsınızdaki kaslara nasıl tepki vereceklerini söylüyor ve lokmanızı tükürüyorsunuz. Bir dahaki sefere daha dikkatli tercihler yapmanız gerektiğini kendinize hatırlatıyorsunuz.
Genellikle bir çocuk okula gitmeye hazır olana kadar yetkin bir duyusal bütünlemeye sahip olmuş olur. Ancak bu oluşum tek bir seferde gerçekleşmeyecektir. Çocuğun gelişim aşamalarında kendi duyularını inşaa etmesi gibi, duyusal bütünleme de safhalardan meydana gelmektedir.
Psk. Rana Çepelioğullar
|
|
|
|
|
|
|
|
|
FİZYOTERAPİ
|
|
|
Hedefimiz
Engelleri her ne olursa olsun onları psikolojik ve fiziksel olarak zorlu yaşam koşullarına hazırlamak uzun ve yorucu bir süreç gerektirmektedir. Bu doğrultuda ailelerimizi de merak ettikleri konularda eğiterek bu programa dahil etmek daha verimli sonuçlar almamızı sağlamaktadır. Tedavi süreçlerini yalnızca bir seansa sıkıştırmadan, çocuklarımızın ihtiyaç duydukları her an elimizden geldiğince onlara destek olmaya çalışmaktayız.
Çocuklarımızın açısından baktığımızda, bu uzun ve zorlu sürecin gücünü aldığı bir hayaller zinciri vardır. Beğendiği ayakkabıya sahip olabilmek, oyun parkında saatlerini geçirebilmek, futbol takımına ya da dans gösterisine seçilebilmek, oturabilmek, konuşabilmek, kollarını kaldırıp sevdiklerine sarılabilmek, dik durabilmek ve en önemlisi yürüyüp koşabilmek,bu zincirin en temel halkalarını
oluşturmaktadır.
Günlük yaşantımızda farketmeden gerçekleştirdiğimiz birçok eylem onların en büyük hayalleri olabilmektedir.Bu hayallerini gerçekleştirebilmek için bizler Yağmur Çocuklar’ ımızın fizyoterapistleri olarak ailelerimizle el ele verip bütün gücümüzle onlara destek olmakta, çocuklarımızın bu programlardan yeteri kadar verim alabilmeleri için bu işbirliğinin gerekliliğini görmekte, çalışmalarımızı bu doğrultuda ilkeli ve istikrarlı bir biçimde sürdürmekteyiz.
Kurumumuz bünyesinde uygulanan fizik tedavi ve rehabilitasyon teknikleri ve çizilen tedavi programı hastalıklara göre ve tespit edilen potansiyellere göre değişmektedir.Anneden alınan öykü ve yapılan incelemeler sonucunda detaylı bir program tespit edilmektedir.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uygulanan Gruplar
Serebral Palsy
Epilepsi
Down Sendromu
Osteogenesis İmperfecta
Brachial Pleksus Zedelenmesi
Şizensefali
Lizensefali
Spina Bifida
Mikrosefali
Kas Hastalıkları ve daha bir çok hastalık grubu.
Fizik tedavi ve rehabilitasyon mutlaka hekim tarafından tanısı konulduktan sonra uygulanmalıdır.
Fizyoterapist
Seniha Deliveli ONURSAL
|
|
|
|
|
|
|
|
|
HİPPOTERAPİ
|
|
|
Hippoterapi kelimesi, Yunanca' da ‘at' anlamına gelen ‘hippo' kelimesi ile ‘terapi' kelimesinin bir araya gelmesi ile oluşmuştur. At' lı terapi yani Hippoterapi at' la tedavinin özel bir alanıdır.
Atlarla tedavinin ilk olarak 460'lı yıllarda Romalı' lar ve Yunan'lar tarafından uygulandığı bilinse de esas olarak 1940'lı yıllarda Avrupa, Batı Almanya'nın bir bölümünde ve İsviçre' de uygulanmaya başlamıştır.
1950'lerde İngiliz terapistler, biniciliğin her tür engelli için uygulanabilecek bir terapi yöntemi olduğunu keşfettiler. 1952'den itibaren Avrupa'da Hippoterapi (atlı terapi) merkezleri açılmaya başladı.
1960'larda Hippoterapi merkezleri Avrupa, Kanada ve Amerika'da yaygınlaştı. Aynı dönemde Almanya, Avustralya ve İsviçre'de gelişmeleri takip ederek, kendi modellerini oluşturdular. 1969'da
Kraliyet Ailesi'nin de desteği ile İngiltere'de ‘İngiltere Engelliler Binicilik Federasyonu', Amerika'da ise ‘Kuzey Amerika Engelliler Binicilik Federasyonu' kuruldu.
Böylece Hippoterapi dünyanın pek çok ülkesine yayılmaya başladı. Hippoterapi üzerine sertifika programları ve eğitimler düzenlenmeye başladı. Terapistler atla terapi konusunda yeni gelişmeleri
takip ederek yeni yöntem ve çalışmalara imza attılar. Şu an Amerika ve Kanada genelinde 600'ün üzerinde ‘Hippoterapi Merkezi' bulunmaktadır.
Hippoterapi, binicilikle, çocuk ve yetişkinlerin duygusal devinimlerini, konsantrasyonlarını ve dikkatlerini geliştiren, duruş, denge ve kas yapılarını güçlendiren bir metod dur.
Zihinsel ve bedensel engellilerin algı ve fiziksel fonksiyonlarının gelişimine yardımcı olur. Hippoterapi dersleri; teknik olarak eğitilmiş, lisanslı terapistler tarafından verilir. İletişim kuramama,
algıda gecikme, öğrenme ve konuşma güçlüğü, duyduklarını anlamlandıramama gibi problemleri olan otistik, zihinsel ve bedensel engelli, depresif ve beyin travması geçirmiş kişiler için Hippoterapi
farklı ve etkili bir yöntemdir.
Atların terapide kullanılmasının en önemli sebeplerinden biri; atın ritmik hareketlerinin, insanınkine çok yakın olmasıdır. Hippoterapi, bedensel devingenliği geliştirmek ve eklemleri güçlendirmek
için atı temel dinamik olarak kullanır.
Atın ileri- geri, yukarı-aşağı ve yanlara doğru ritmik hareketleri hastanın sinir sistemini düzenler böylece doğal bir bilinçlenme başlar. Sinir sisteminin harekete geçmesi hastanın
dilini daha iyi kullanmasını sağlar, planlama ve hareket kabiliyetini otomatik olarak geliştirir.
Bu gelişim ise sinir sisteminin daha verimli ve düzenli çalışmasını sağlar. Hasta, klinik ortamdan uzak, kontrollü ve doğal gelişen bu zevkli eğitime heyecanla cevap verir.
Hippoterapinin başlıca yararları; kasların gelişimi, esneklik, güç, denge, koordinasyon, özgüven, disiplin, kontrol, adaptasyon, sosyal etkileşim, daha kuvvetli hareket
kabiliyeti ve zihinsel rahatlamadır. Eğlencelidir ve bütün yaş grupları için faydalıdır.
Hippoterapi, engellerinin yaşamlarını kısıtlamasını kabul etmeyen tüm engelliler için hayatlarını yaşanmaya değer kılan zevkli bir metod haline gelmiştir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
OKUMA YAZMA
|
|
|
Okuma – Yazma
Okumayı öğrendiğinde çocuk bir muziceyi yaşamış olmanın sevincini, büyük bir başarının hazzını, rahatlığını yaşar. Mutlu olur. Yazdığı zaman ise bu mutluluk daha da büyüktür.
Çevresinde görüp te anlayamadığı bir yığın şekil birebir konuşmaya, ona ne olduklarını söylemeye başlar. Birinin kendisine kitap okumak için yardım etmesi gerekmez artık. Yeter ki çevresinde okuyabileceği güzel kitaplar bulsun. İyi kitaplar bulsun. Okumayı öğrendiği için özgür olmuştur artık. İstediği zaman okuyabilir. Bağımsız olmuştur. Yalnız başına, sevdiği bir kitapla baş başa eğlenir, heyecanlanır, sevinir, üzülür hatta ağlar.
İşte bunun için; gerek normal gerekse özürlü çocuklarımıza bu mutluluk ve özgürlük duygusunu yaşatabilmek için, günlük hayatta kullanımı son derece önemli olan okuma-yazma becerisinin kazandırılması tüm eğitimcilerin ortak hedefidir.
Okuma – yazma çok karmaşık süreçlerdir. Bu süreçlerin kazanılmasında etkili olan sayısız faktörler vardır.
Parmakları kullanma ve el – göz koordinasyonunun gelişmesi sonucu ortaya çıkan bu becerilerin kazanılması büyük oranda nörolojik gelişim ile ilgili olmakla beraber, çevresel destekleme uygun fırsatlar vererek, eğitim programları planlama yolu ile de mümkün olmaktadır.
Çocuğun okuma – yazma becerisini kazanabilmesi için bedensel – zihinsel – duygusal ve sosyal açıdan belli bir olgunluk düzeyine ulaşması, belli bazı yeteneklere sahip olması şarttır. Araştırma bulgularına göre çocuğun okuma-yazma becerisini kazanabilmesi anlayarak okumayı başarabilmesi ve bu alanda ilerleyebilmesi için :
- Sağlıklı olması
- Psiko – motor açısından belli bir olgunluk düzeyinde olması (El-göz koordinasyonuna, kas koordinasyonuna sahip olması)
- Görme – işitme fonksiyonlarının iyi gelişmesi (özellikle görsel ve işitsel ayrımlaşma yeteneklerinin iyi gelişmesi
- Dili anlayabilmesi ve iyi kullanabilmesi, bunun için belli bir kelime dağarcığına sahip olması
- Çevre ile iletişim kurma arzusu içinde olması
- Belli bir zeka düzeyine sahip olması
- Duygusal ve sosyal açıdan belli bir olgunluğa ulaşması
- Nörolojik açıdan belli bir gelişim düzeyinde olması
- Okumayı öğrenmeye karşı istekli olması şarttır.
Okuma öğretimine başlamadan önce çocuğun bu özelliklere sahip olması gerekmektedir. Çünkü çocuğa öğretilmek istenen mekanik okuma değil, anlayarak okumadır. Çocuğun anlayarak okuma alışkanlığını kazanacak olgunluk düzeyine ulaşması 6 yaş dolaylarında mümkün olmaktadır. Bazı uzmanlara göre 6 yaş kronolojik yaş (takvim yaşı) olarak ifade edilirken, bazı uzmanlar zihin yaşından söz etmektedir. Hatta 6 yaşın kesin bir yaş olmadığı, bu yaşın 5-5.6 ya kadar inebileceği gibi 6.6 yaşa çıkabileceği de kabul edilmektedir.
Buna göre : ÇOCUK OKUMA – YAZMAYA HAZIR OLDUĞU, İSTEKLİ ve HEVESLİ OLDUĞU HERHANGİ BİR ANDA OKUMA – YAZMA ÖĞRENEBİLİR diyebiliriz.
Çağdaş eğitimin amacı : Çocuğa çok küçük yaşta okuma tekniğini kazandırmak değil, okumaya hazır olduğu anda başlayarak okumasını öğretmenle severek okumasını sağlamak, ona okuma zevkini aşılamaktadır.
Okuma eylemi bir süreçtir. Okul öncesi dönemde dinlemeyi öğrenme başlar. İlköğretimde ve lisede ders kitabı dışında yazınsal kitaplarla sürer. Üniversitede bunlara bilimsel yayınlar eklenir. Mesleki dönemde de kitapları ve meslek dışı ilgilere cevap vererek kitaplarla sürer.
Okuma becerisi üzerine iki görüş vardır. Eski görüşe göre; okuma motor gelişim, sesli konuşma görsel algı ve işitmenin birlikte olması şeklinde formül edilir.
Yeni görüşe göre ise; Çocuk söylediğini işitir, söyleneni anlar, işittiğini görür, işittiğini tekrar eder, gördüğünü de söylerde bu çocuk okuyabilir.
Okuma çalışmaları, yazma çalışmalarıyla paralel sürdürülürse daha iyi sonuç alınacaktır. Ancak yazmaya başlamak için öğretmen, çocuğun kelimeleri iyi anladığında emin olmalıdır. Çünkü çocuk duyduğu kelimeyi yazabilir. Fakat anlayamaz, sadece taklit eder. Bu yüzden yazı ve okuma çalışmalarında öğretmen çok dikkatli davranmalı çocuk için gerekli alıştırmaları çok tekrar ettirmelidir.
Yazı yazması için çocuğun belli basamaklardan geçmesi gerekir. Çocuk şekilleri kopya etmekle yazı yazmak arasında farkı anlayabilmesi yazı sembollerinin anlamını hissetmelidir. Kelime yazmak için, çocuk sembolleri yan yana dizer. Bu işlem için çocuğun 5 duyusunun atak çalışması yön bilgisine, el-göz koordinasyonuna, yazdıklarını gözle kontrol edebilmesi ve gözünü bir yerde sabitleştirmesine ve az da olsa terim bilgisine gereksinimi vardır. (Terim bilgisi olarak; sağ-sol, iç-dış, uzun-kısa, yukarı-aşağı, üst-alt, başlamak-bitirmek terimlerini bilmek yeterlidir.
Yazı yazma çalışmaları boyunca aşağıdaki noktalara dikkat edilmelidir.
1) Çocuk daima dominant elini kullanmalıdır.
2) Sembolleri yazarken daima soldan – sağa yazılmalıdır.
3) Başlangıçta çocuk sembolleri kendi isteği gibi sonra biraz daha gerçeğe yakın en sonra gerçek sembolleri çizer. Son basamakta da gerçek sembolden farklı çiziyorsa, yetişkin (öğretmen) ikna eder, doğru çizmesine yardım eder.
4) Çocuk önce büyük yüzeylere tüm kolunu kullanarak çizer, daha ileri basamaklarda okul tahtasına ve en son küçük kağıtlara çizer.
Özürlü çocukların, özellikle bilişsel yetenekler ve motor becerilerdeki gecikmelere paralel olarak çizgi becerilerinin gelişiminde normal yaşıtlarına göre gecikmeler gözlenmektedir.
Çocukların yazma öncesi devrede nasıl bir gelişim izledikleri bilinmeli ve belirli yaşlarda çizebilmesi gereken çizgi ve şekillerle ilgili becerilerin kazandırılması göz ardı edilmemelidir. Yaş düzeyinde mevcut, kazanılmakta olan ve henüz hiç kazanılmamış olan çizimleri saptanmalı, bunların programlara ve günlük hayata uygun şekilde yerleştirilmesi ile çocuklar desteklenmelidir.
Bütün bu seferberlikte; aileler ve eğitimciler çocukların yaş düzeylerine uygun becerileri kazanıp kazanmadıklarını birlikte belirleyerek, çocuğun yaşantısına aile ve eğitimci birbirlerine paralel yaklaşımlar ile katkıda bulunmalıdır.
Hazırlayan
Çocuk Gelişimi ve Öğretmeni
Gülizar Gülgün YILGÜR
Kaynakça
- YA-PA Okul Öncesi Eğitimi ve Yaygınlaştırılması Semineri Kitabı
- YA-PA Okul öncesi Eğitimi ve Yaygınlaştırılması Seminer Kitabı
- Ağır Öğrenen Çocuklar için Düzenlenen Eğitim Programı
- CAHANEY- KEPHART EBERSOLE'ın yöntemi
- Bülbin Scuoğlu MARIKEN VAN DER KRUIJS
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
ENGELLİ BİREYLERDE CİNSELLİK
|
|
|
ENGELLİ BİREYLERDE CİNSELLİK
Cinsellik biyolojik bir olaydır. Nasıl ki acıkıyorsak, susuyorsak; cinsellik de bu kadar doğal bir dürtüdür. Acıktığımızda yemek yiyip, susadığımızda su içtiğimiz gibi cinsel anlamda doyuma da ihtiyaç duyarız. Açken yemek yemenin, susamışken su içmenin verdiği doyum; açlık ve susuzluk yoksunluğunun giderildiğindendir. Yani doyum duygusu aslında yoksunluğun azalması ya da giderilmesi bitirir. Cinsellik ise yoksunluğun bitmesinden çok bir doyum arayışıdır. Her insanda olduğu gibi engelli bireylerin de cinselliğe ihtiyacı vardır. Engelli bireylerin de cinsellikten haz aldığı ve doyum arayışında olabilecekleri çok sayıda yetişkin otizmli üzerinde yapılan testlerle kanıtlanmıştır; fakat otizmlilerin deneyimleri çok daha sınırlıdır. Bu deneyimler mastürbasyon, öpme, kucaklama vb. gibidir.
Peki otizmli bireylerde cinsellik nasıl olmalıdır?
Bu konuda farklı bakış açılarından farklı çözümler vardır.
Bunlardan ilki cinsellik hormonu salgılanmasını azaltan ve belirli aralıklarla uygulanan ilaç kullanımıdır. Bu uygulama istenen sonucu vermektedir; fakat engelli bireylerin haklarına saygısızlık, kısıtlama olarak değerlendirilmektedir. Bu ilaçlar içeriği nedeniyle enerji düzeyinde ve mutluluk hormonu salgısında düşüklüğe neden olmaktadır. Bu durumun da engelli haklarına aykırı bir durum olduğu düşünülmektedir.
İkinci bakış açısı ise, otizmli bireylerin ihtiyaçlarının da normal insanlardaki giderilmesidir. Özellikle sosyal ve kültürel düzeyi yüksek olan kesimlerde ve özellikle erkek bireylerde bu yöntem izlenmiştir. Bu yöntem ise bir hayat kadını vasıtasıyla bireyin doyuma ulaştırılmasıdır. Fakat; ülkemizde bu görüşü sesli olarak dile getirme noktasında, toplumsal değerlerimizin ve dini inançlarımızın bir engel olarak önümüze çıktığını hiç bir ailenin engelli çocuğuna (özellikle kız çocuğuna sahip) uygulamak istenmemektedir.
Diğer bir yöntem ise bireylerin tamamen doğal yollarla doyuma ulaştırılmasıdır. Yani mastürbasyon yöntemiyle doyuma ulaşmasıdır. Bu yöntem için bireye öğretilmesi gereken temel konu doyuma ulaşacağı yeri tespit edebilmesidir. Bu konuda ebeveynlerin yönlendirmesi gerekmektedir. Otizmli bireylerde empati kurabilme ve muhakeme yeteneği zayıf olduğundan bu doyuma her yerde ulaşmak isteyecektir özellikle keşfettikten sonra. Bu durumda aileye düşen görev bu konu için evin içinde bir yer seçip böyle bir durum gözlendiğinde kısa cümlelerle açıklama yaparak seçilen yere götürülmesidir. Uygun olan yerler ise banyo, yatak odası (tek başına kalıyor ise) olabilir. Farklı bir yerde mastürbasyon yaptığı görüldüğünde ise tepki vermeden önce düşünülmesi gereken en önemli şey: ‘Benim çocuğumun muhakeme yeteneği zayıf olabilir.’ Hem aile hem eğitmen olarak en büyük görev bu noktada bizlere düşmektedir. Unutmayın ki her aile aslında bir eğitmendir.
Engelli bireylerde cinsel eğilim içeren davranışlar normal bireylere göre farklılıklar gösterebilir. Eğitim için öncelikle çocuğumuzu tanımak durumundayız. Örneğin, sarılma, öpme, koklama vb., cinsel organ gösterme ya da karşısındaki kişinin cinsel organına dokunma çabası bu örneklerden sadece bir kaçıdır. Ya da cinsel uyarılma durumunda bazı engelli bireylerde öfke, saldırganlık ve sıkılganlık gözükebilir. Bu durumlarda uyaranın keşfedilmesi çözüme ulaşabilmesi bakımından oldukça önemlidir.
ENGELLİ BİREYLERDE AİLEYE YÖNELİK CİNSEL EĞİTİM
Öncelikle aile, bu alanla ilgili olarak yeterli bilgi birikimine ve deneyimine sahip kurum ve kişilerce sağlıklı bir şekilde, engelli bireylerin cinsel gelişim evreleri hakkında bilgilendirilmelidir.
Uluslararası düzeyde engellilerin ergenlik ve ergenlik öncesi dönemlerine yönelik yapılan çalışmalar ve uygulamalar hakkında aydınlatılmalı, bu uygulamalardan ailenin sosyo-ekonomik düzeyine en uygun olan yöntem belirlenip bu yöntemle ilgili olarak aile hazırlanmalıdır.
Engelli bireylerin ergenlik döneminde gerçekleştirdiği her türlü davranışın doğal ve yaşanması gereken bir süreç olduğu, bu süreçte olumlu davranışların gerçekleşebilmesi için ailenin izlemesi gereken tutum ve yöntemlerin belirlenmesi için eğitim kurumları ile iletişimde olmaları gerekmektedir.
Sağlıklı ve standart bir ergenlik dönemini çocuklarının yaşayabilmesi için gerekli olan fiziksel düzenlemeler ev ortamında da yapılmalı, çocuğunun cinsellikle ilgili biyolojik yönünü normaller gibi kabul edip, psikolojik gelişim sürecinde çocuğuna katkılar sağlamalıdır.
PSİKOLOG
ELİF TUTKUN
|
|
|
|
|
|
|
|
|
DEPRESYON
|
|
|
İnsanın kendini mutsuz hissetmesi ve bu durumun nedensiz, uzun süreli sürmesiyle belirli, kişinin duygu, düşünce ve durumunu etkileyen bir ruh sağlığı hastalığıdır. Birçok ruh sağlığı hastalığına eşlik edebildiği gibi tek başına da görülebilir. İki ana kümede ele alınması yaygınlaşmıştır. Birincil grupta; başka bir bedensel durum veya hastalığa bağlı olmadan ortaya çıkan depresyon vardır. İkincil grup ise bedensel veya başka bir ruhsal hastalığa bağlı olarak ortaya çıkan depresyondur. Esas rahatsızlığa ikincil olarak ortaya çıkar. (Öztürk 2001; Çakmak, Saatçioğlu 2003)
Depresyonun ana belirtilerinden bahsedecek olursak, depresyon çökkün bir duygu duruma eşlik eden, kişinin işlevselliğinin etkilendiği, genel isteksizlik, enerji azlığı, çabuk yorulma ile belirli, kişinin kendisini yetersiz, değersiz düşünmesi ile ortaya çıkan duygu durum hastalığıdır. Kişinin iştahı azalmıştır, cinsel isteksizlik duyar ve intihar düşünceleri vardır. Kişi genel hayatında dikkatini yoğunlaştırmada güçlük çeker.
Birincil Grup Depresyon;
· Tek nöbet
· Yineleyici nöbetler
· Bibolar bozuklukta çökkünlük nöbeti
· Distimik bozukluk
· Siklotimik bozukluk
· Atipik depresyon olarak görülür. (Öztürk, 2001: 305)
|
|
|
|
|
|
|
|
|
NEVROZ
|
|
|
Gerçeklikle bağlantısı bozulmamış olan bireyde bunaltı yada bunaltıya karşı özel savunma belirtileri ile kendini belli eden, bireyin gerçeklikle bağlantısının kopmadığı toplumsal uyumun genellikle fazla bozulmadığı psikozlara göre bütün işlevlerde bozukluğun daha hafif olduğu rahatsızlık kümesidir.
Günümüzde tedavi gören kişilerin çoğu nevrozdur. Nevroz nadiren hastanede tedavi olmayı gerektirir. Buna karşılık bireylerin yaşamı üzerinde de bozucu etkileri vardır.
Normal ve nevrotik arasında kesin bir ayrım çizgisi yoktur. Çoğumuzda nevrotik eğilimler olabilir. Önemsiz durumlar nedeniyle gereksizce üzülüyorsak, ya da ilk öksürmeye başladığımızda zatüre olduğumuzu düşünüyorsak ve doktorlar bizi bu durumun basit bir soğuk algınlığı olduğuna inandıramıyorlarsa büyük bir olasılıkla nevrotik belirtiler gösteriyoruz demektir.
Nevroz Çeşitleri
1. Kaygı bozuklukları
2. Somatoform bozuklukları
3. Dissosiyatif bozukluklar
1. Kaygı Bozuklukları
Kaygı ve bireyin onu kontrole yönelik çabaları, nevrotik davranışın temel faktörleridir. Bireyler dengeli bir kaygı ve gerginlik hali içinde yaşarlar.
Bireydeki iç kargaşa çoğu zaman kaygı patlamasına yol açar. Bu patlama sırasında kişinin aşırı kaygısına neden olmasa dahi telaş bireyi bunaltır.
Obsesif - Kompulsif Bozukluklar: Obsesif kişinin düşünce alanında, kompulsif ise kişinin
davranışlarında görülen bir bozukluktur. Bir düşünceye veya bir davranışa saplanma çoğu kez
bir arada ortaya çıkar ve böyle bozukluklara Obsesif - Kompulsif adı verilir. Obsesif - Kompulsif
bozukluklar olan bireylerde, devamlı olarak şüphe etme, bulaşıcı hastalıklarla ilgili düşünceler
ve bireyin kendine ya da başkalarına zarar verme gibi kaygıları vardır. Örneğin, böyle bir kişi,
birkaç dakikada ellerini yıkayabilir veya giyimde ve işte sürekli düzenlilik için çabalar. Saplantı,
uzun zaman bireyi terketmeyen düşünce ya da zihinsel bir resimdir. O kadar rahatsız edicidir ki,
bireyin yaşamının bütün yönlerini etkiler. Aşırı saplantısal davranışlar, bireyin başka bir
düşüncenin üzerine konsantre olmasını engeller.
Kompulsif davranışlar ise tekrar edilen, bir çeşit geleneğe bağlı fakat mantıksal bir yanı
olmayan davranışlardan meydana gelir. Hemen hemen herkesin bir çeşit bastırılmış olan batıl
inançlarıvardır. Bu bireyler genellikle davranışlarının anlam taşımadığının farkındadırlar, ama
onu kontrol edemezler. Bu kişiler, her kapı tokmağını ellediklerinde, ellerini yıkamak
isteyebilirler. Odalarındaki her eşyanın aynı yerde durmasını isteyebilirler.
Fobiler : Herkesin hem kaygısı, hem de korkusu vardır. Fobi, herhangi bir şeyden duyulan
mantık dışı ve yoğun bir korkudur. Korku gerçekten tehlike olmasa bile devam eder. Havlayan
bir köpek görürsek ondan normal olarak korkarız. Ama tüm hayvanlardan korkuyorsak,
yüksekliklerden korkuyorsak, korkumuzun temelinde ne olduğunu incelemeliyiz.
Freud'un görüşüne göre fobi, bilinçaltında çözümlenmemiş çelişkilerdir. Uzmanlar fobi'yi ikiye
ayırır.
Basit fobi: İyi belirlenmemiş tek bir nesne veya durumdan gelen korku. Yılandan korkma,
yüksekten korkma gibi.
Karmaşık fobi: Çok boyutludur. Bu tür korkular dışarıda toplum içinde, yabancı kimselerin
arasında ortaya çıkar.
FOBİLER
Fobi-Nedeni
Akrofobi- Yükseklik
Heperfobi -Sürüngen
Aerofobi -Uçmak
Hidrofobi -Su
Agorafobi -Açık alan
Mikrofobi -Mikroplar
Ailorofobi -Kediler
Murofobi- Sıçan
Amaksofobi -Araba sürmek
Misofobi -Pislik ve mikrop
Anthofobi- Çiçekler
Niktofobi- Karanlık
Arakfobi -Örümcekler
Ofidifobi -Yılan
Astrafobi -Şimşek gürültüsü
Ornthfobi -Kuşlar
Brontofobi -Gök gürültüsü
Fonofobi -Yüksek sesle konuşma
Klostrofobi Kapalı yerler
Pyrofobi -Ateş
Sinofobi -Köpekler
Thanatafobi -Ölüm
Demetofobi -Delilik
Trikofobi -Saç
Sefirofobi -Kö prüler
Ksenofobi -Yabancılar
2. Somotoform Bozukluklar
Kaygının neden olduğu bedensel (somotoform) bozukluklar herhangi bir neden olmadan kendini gösterir. Bedensel hastalıkların oluşumunda duygusal belirleyicilerin önemi büyüktür. Bu tür hastalıklarda duyguların boşalımını sağlayan yollar kapanmış olduğundan, gerilim iç organlar yoluyla olur. Bu süreç bilinç dışında oluşur. Bu tür kişiler, hiçbir belirti taşımayan bedensel hastalıklardan yakınırlar. Diğer bir deyişle, onların hiçbir bedensel rahatsızlıkları yoktur. Bu tür rahatsızlıklarda ortaya çıkan belirtiler, duygulara normal olarak eşlik eden bedensel tepkilerin abartılmış biçimleridir. Somotoform bozuklukların arasında Hipokondriyasis, Konversiyon Histerisi, Hiperkondriyasis ve Psikojenik ağrı yer alır.
Hipokondriyasis:Bunlar, küçük rahatsızlıkları olsa bile sağlıkları konusunda aşırı
kaygılanırlar. Bu belirti kaybolduğu zaman yerini başka bir tanesi alır. Bireyin birgün çenesi
ağrıyabilir, diğer gün mide kramplarıçekebilir, üçüncü gün ise başağrılarıolabilir. Bu şikayetler
mantıklı bir yol izlemez. Varoluşçu yaklaşıma göre, bu bireylerin düşük benlik değerleri vardır
ve bundan kaçmak için başkalarının ilgi ve dikkatlerini ararlar, ilgiyi ancak hastalık bahanesiyle
elde edebileceklerine inanırlar.
Psikojenik Ağrı: Psikojenik ağrı konversiyon histerisine benzemektedir. Tek farkı duyu
organlarında bir işlev bozukluğu yerine, bedenin farklıyerlerinde devamlıağrıve acıolmasıdır.
Hiperkondriyasis: Hipokondriyasisin tam tersidir. Bunlar hasta oldukları halde doktora
gitmezler. Genellikle "bana bir şey olmaz, ben kuvvetliyim" derler. Kaçınma davranışı
içindedirler. Hastalık belirtilerini benimsemedikleri için genelde doktora işişten geçtikten sonra
giderler. Sonları ölümle biter.
Konversiyon Histerisi: Bu tür bozukluğu olan birey fizyolojik ve nörolojik hiçbir neden
olmadığı halde belirli işlevsel yetersizlikler gösterir. Örneğin, birey hiç bedensel bozukluğu
olmadığı halde bayılır; işitmede bozukluk ve bedeninde felç durumları görülür. Freud böyle
bireylerin davranışbozukluklarına konversiyon (biçim değiştirme) adınıvermiştir. Freud'a göre
bilinçaltındaki çatışma biçim değiştirerek kendini bedende gösterir.
3. Dissosiyatif Bozukluklar
Dissosiyatif bozukluklar söz konusu olduğunda birey stres ya da kaygıyı azaltarak kendi kişiliğinden kaçar. Bireyin bilinci bölümlere ayrılır ve ilişkisiz biçimde işlemeye başlar. Üç temel dissosiyatif bozukluk vardır.
Amnezi: Bellek kaybıdır. Belleğin parçasal ya da tümden kaybı anlamına gelir. Bireydeki bellek kayıpları ya beyinde oluşan organik bozukluklardan ya da psikolojik nedenlerden oluşur. Psikolojik amnezi organik hiçbir nedeni bulunmayan bellek kaybına verilen isimdir. Bu seçici bir biçimde oluşur; yani birey belli türden bazı olayları hatırlamaz, başka türden olayları hatırlar. Bireylerin iç çatışmaları o kadar hoşgörülemeyecek hale gelir ki bellek kendiliğinden olaylara kapanır. Bu da bireyin, yeni bir kimliğe doğru kaçışına izin verir. Birey mutsuz bir geçmişi hayatından atar ve hayatını kendi istediği gibi yaşayacak gücü kendisinde bulur.
Fug (Tüm bellek kaybı): Birey nerde olduğunu, niçin orada olduğunu bilemez. Bu durum birkaç saat veya en fazla bir ya da iki gün sürer. Çok ender durumlar da birkaç yıl sürebilir. Belleğini kaybeden birey, birdenbire
belleğini yeniden kazanır. Bazen birey yeni bir hayata başlayabilir, evlenip, aile edinebilir.Bu yıllar sonra belleğine geri dönüp eskiden evlenmiş olduğunu ve bir ailesi olduğunu hatırlayana kadar devam edebilir.
Çoklu kişilik: Genellikle erkeklerde kadınlardan daha fazla görülür. Bireyler birden fazla kişilik gösterirler. Temel kişilik kibar, sakin ve temkinli ise, ikinci kişilik kaba, faal ve uçarıbir
özellik gösterir. Bazı bireyler bir - iki - üç hatta dört kişilik gösterir. Genellikle, her zaman olmasa bile, her kişilik öbür kişilerden haberdar değildir. Çoklu kişilik, nevrotik davranış yapısına sahip olsa bile, kişiliğin bilinç yönü gerçekle bağını koparmamıştır. Çoklu kişilik vakaları çok ender de bulunsa, medya tarafından çok işlenmişbir konudur.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Engellilerin Yasal Hakları
|
|
|
Engellilerin yasal hakları hakkında detaylı bilgi almak için tıklayınız.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Kekemelik
|
|
|
Kekemelik konuşma akıcılığı ile ilgili bir iletişim bozukluğudur.Her kekemelik bir diğerinden farklıdır.
Kekemelik bir hastalık mı?
Hayır kekemelik bir hastalık değil
KEKEMELİĞE NELER YOL AÇAR?
Kekemeliğin nedenleri konusunda ileri sürülen görüşler oldukça değişik ve çoktur.
Kimi uzmanlar, kekemeliği yapısal bir bozukluk olarak ele alırken kimi uzmanlar genetik kimi uzmanlar çevresel nedenlerle etkilendiğini söylüyor.
KEKEMELİK HANGİ YAŞTA ORTAYA ÇIKAR?
Kekemelik genellikle dil gelişiminin erken dönemlerinde ortaya çıkar.(2-6 yaş)
Bazı durumlarda, okul çağında ilk kez görülebileceği dibi,nadiren yetişkinlikte de ortaya çıkabilir.
KEKEMELİK CİNSİYETE GÖRE FARKLILIK GÖSTERİR Mİ?
Evet, kekemelik erkek çocuklarda,kız çocuklarına nispeten daha yaygın olarak görülür.
SÜREKLİLİĞİ VE ŞİDDETİ, KEKEMELİK SÜREKLİMİDİR?
Hayır…..Kekemeliği olan insanların konuşmalarının akıcı ve düzgün olduğu zamanlarda vardır.Örneğin; iletişim ile ilgili kaygının olmadığı ortamlarda,şarkı söylerken,şiir söylerken v.b.gibi.
ÇOCUĞUN KEKEMELİĞİ SINIFTA TARTIŞILMALI MI?
Evet…. Ancak öğrencinin ve ailesinin izni olursa o zaman yapılabilir.
ARKADAŞLARI ALAY ETTİĞİNDE NELER YAPMALIYIZ?
Yapılan etkinliklerden olan sonra böyle alay eden öğrenciler var ise bu öğrenciler ile rehber öğretmenler bireysel olarak görüşme yapabilir.
GECİKMİŞ KONUŞMA
Konuşma organlarının hazır hale getirilmesi için yapılacak çalışmalar.
1- Nefes Çalışmaları
Masa üstündeki peçeteyi üfleyerek hareket ettirme
Aynaya üfleyerek buhar (buğu) yapma
Suyu üfleyerek dalgalandırma
Kamışla su veya sıvı içme,üfleme
Mum üfleme
Mızıka, flüt gibi müzik aletleri ile denemeler yapma
Pinpon Topunu üfleyerek masadan düşürme
Islık çalma
Balon şişirme
İpe pamuk, oyuncak asıp üfleyerek hareket ettirme v.s.
Fısıltı çalışması (fıssssssssss fısssss)
ÖĞRENMEYE HAZIRLIK BECERİLERİ İÇİN
-
Göz göze gelme
-
Dokunma
-
Dikkat kontrolünü sağlama
-
Ortak ilgi oluşturma gibi becerileri sağlayın.
Hazırlayan:
Özel Eğitim Uzmanı Sima ASLAN
|
|
|
|
|
|
|
|
|
ERGENLİK
|
|
|
Ergenlik dönemi 11-21 yaşları arasında dalgalanmaların yoğun görüldüğü zor bir dönemdir. Bu dönem "fırtına-gerginlik" dönemi olarak da bilinir. Ergenlik dönemi hem ergen için ve hem de ergenin ailesi için zor dönemdir. Aile ergeni anlamakta güçlük çekerken, ergen anlaşılma duygusunu tam olarak yaşayamadığını düşünür. Ebeveyn bu dönem, çocuğunu ne kadar tanır ve bu dönem özelliklerinİ ne kadar anlaybilirse ebeveyn-ergen çatışmaları o denli az olur. Ergen bedensel, cinsel, sosyal ve duygusal anlamda farklı bir döneme girmiştir. Bu gelişim sahalarında yaşadığı süreçler sebebiyle ergen kendisini farklı hisseder ve çoğu zaman kendisini tanımlamakta güçlük çeker.
Ergen ne hisseder, nasıl davranmak ister?
1- Ergenin genel olarak duygularında istikrarsızlık olduğu görülür. Bir gün önce çok mutlu ve enerjik olan ergen ertesi gün kabuğuna çekilmiş ve bitkin olabilir. Duygular anlık olarak bile değişkenlik arz edebilir. Bu nedenle ebeveynin bunu kabul etmesi ve her defasında "Daha dün iyiydin, şimdi ne oldu?" türünde sorgulamalara ve baskıcı yaklaşımlara girmemesi gerekir.
2- Bu dönemde ergen duygularını çok dolu ve coşkulu yaşar. Gerek ses tonu ve vurgulamaları ve gerekse mimikleri önceki döneme göre duygularını daha fazla ifade ediyor niteliktedir.
3- Diğer dönemlere göre daha yoğun hayal kurar ve gerçekten zaman zaman uzaklaşır. Bu hayaller gelecek planlarını kapsayabileceği gibi genellikle karşı cinsle ilgili hayaller olabilmektedir.
4- Ergen zaman zaman yalnız kalma isteği içinde olabilir. Odasına çekilen ve yalnız kalmak istediğini söyleyen bir ergenin ciddi bir sorunu olduğu düşünülüp kaygılanılmamalıdır. Ergen kendisi ile baş başa kalıp yaşadıklarının muhasebesini yapma ihtiyacı hissedebilir.
5- Ergen kendini yorgun hissedebilir, buna bağlı olarak çalışmaya karşı isteksizdir. Vücut enerjisi âdeta büyümeye harcanıyor gibidir.
6- Ergen yaşadığı bedensel değişimlere bağlı olarak çekinebilir ve kendini saklama ve bu değişimlerden çevreyi haberdar etmeme isteği içinde olabilir.
7- Yeni şeyler deneme merakı artmıştır.
8- Bu dönemde arkadaş çok önemli bir noktadadır. Bu nedenle arkadaş seçimi konusunda ergenin dikkatli olması ve ailenin hassas davranması gerekir.
9- Bu dönemde ergenin özgüven probleminden dolayı fark edilme ve takdir edilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacını aile içinde gideremeyen ergen, farklı arkadaş gruplarında bu ihtiyacını giderebilir.
Ergenlik dönemi ruhsal sıkıntıları
Bu dönemde depresyonlarda artış görülür. Özgüven problemi, karşı cinsle ilgili yaşanan problemler, okul ve aile içi problemler buna sebebiyet verebilir. Genellikle kısa süreli yaşanır ve müdahale gerekmez. Ergen kendini üzgün ve kötü hissediyordur; ancak günlük hayatına devam edebilir. Gerçek depresyonlarda ise intihara kadar varan düşünceler geliştirmiş olabilir ergen. Kendini büsbütün değersiz hissediyordur. Bunun sebepleri arasında; yakınlarını üzmek, ölümü merak, yalnızlık duygusu, çocukluktan gelen sevgi yoksunluğu, ölüm-ayrılık vb. gibi travmatik süreçler vardır. Bunlar dışında ergen zaman zaman öfke patlamaları yaşayabilir. Bu esnada onunla konuşmaya çalışmak anlamsızdır. Sakinleşmesini beklemek gerekir. Yeme bozuklukları ise bir başka sorundur. Özellikle çok yemek yeme veya yemeği reddetme ve sürekli, kilolu olduğunu düşünme ergende aşılması gereken sorunlardandır.
Aileye düşen görevler
-Ergen her şeyden önce anlaşılma ve değer görme duygusunu yaşamalıdır. Bu nedenle ebeveynin bu duyguları yaşatma adına söz ve davranışları konusunda hassas olması gerekir. Aksi takdirde ergen bu duygularını tatmin adına farklı çevrelere ihtiyaç duyacaktır.
-Ergenle fikir alışverişleri yapılmalı; ergen, aile konuları dışında tutulmamalıdır.
-Çeşitli sorun ve konularda ergen objektif bir biçimde saygıyla dinlenmeli ve ortak paydalar bulunmaya çalışılmalıdır.
-Nasihatler genellikle işe yaramaz, sadece ergenin o an ebeveyni dinlemesini sağlar, uzun vadede çözüm değildir.
-Ergenin arkadaşları eleştirilmemeli, ebeveyn bu konuda ergenin arkadaşlarını tanıma yoluna gitmeli ve bunu çocuğuna hissettirmelidir. Akabinde şayet hoş olmayan bir durum varsa bu, ergenle paylaşılabilir. Fakat tanımadan eleştirmek ergenin ebeveynini haksız bulmasından başka bir işe yaramaz.
-Sevgi eksik edilmemelidir.
-Evdeki genel ortamın gergin olmamasına dikkat edilmelidir.
-Ergenlik dönemi çatışmalı ve gergin geçiyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
PASİF AGRESİF KİŞİLİK BOZUKLUĞU
|
|
|
Pasif-agresif kişilik bozukluğunun göze çarpan en belirgin özelliği, dıştan gelen herhangi bir isteğe, engelleme ve tepki gösterme davranışlarıyla karşı koyulmasıdır. Sözkonusu bu davranışlar işi erteleme, kalitesiz iş yapma ve unutma biçiminde kendini gösterir. Bu insanlar mesleki ve sosyal alanlarda standartların altında bir performans gösterirler. Tahmin edilebileceği gibi bu özellikler pek çok kişide görülebilir ama PAKB olan bireylerde kronik ve esnetilemeyen bir davranış örüntüsü haline gelmiştir.
PAKB olan bireyler herhangi bir konuda insanlarla doğrudan yüzyüze gelerek sorunları çözmekten kaçınırlar ve bunun tehlikeli olabileceğine inanırlar. Kaçınan (avoidant) kişilik bozukluğu olan bireyler, başkaları tarafından reddedilme ve yanlış değerlendirilme korkusu nedeniyle atılgan davranışlardan kaçınırken, PAKB olan bireyler yüzleşmeyi başkaları tarafından kontrol edilme ve davranışlarına müdahale olarak yorumlarlar. Bu kişilerden istemediği bir işi yapması istendiğinde, bu isteğe gücenme ve bu gücenmişliği davranışlarla ifade edememe özellikleri birleşerek pasif olarak işi engelleyici bir tarz ortaya çıkar. Buna ek olarak, iş ile ilgili sorular soran kişiye/kişilere kızma, onların önerilerini önemsememe ve göz ardı etme gibi davranışlar gözlenir. İşte ve okulda yapmak zorunda oldukları görevlerinin bulunması nedeniyle de kızgınlık ve gücenmişlikleri artar. Otorite figürleri genellikle keyfi ve adaletsiz olarak algılanır. Bu özellikleri ile tutarlı olarak diğer kişilerle problemleri olduğunu kabul etmez ve bu problemlerinin, yaşadıkları güçlüklerinin nedeni olduğunu göremezler.
Milon (1969) bu özelliklere ek olarak, bu kişilerin sürekli olarak karamsar ve kötümser bir ruh hali içerisinde olduklarını, başka bir deyişle, her ne olursa olsun olayın negatif yönüne odaklandıklarını belirtmektedir.
Tarihsel Bakış
Pasif-agresif kişilik kavramı üzerinde uzun yıllar çalışılmış, ancak terim II. Dünya Savaşı’na kadar netlik kazanamamıştır. 1945'de "immaturity reaction" kavramı askeri birimler tarafından çaresizlik, pasiflik, tepkilerde yetersizlik veya saldırganlık gibi rutin askeri stresleri tanımlamak için kullanılmıştır. 1949 yılından sonra ise, Askeri servislerin yayınladığı teknik bültende bu tür davranış özelliklerini tanımlamak amacıyla “pasif-agresif” terimi kullanılmıştır. DSM-I' de ise kendi içinde üç alt kategoriye ayrılmıştır: Pasif-agresif, pasif-bağımlı ve agresif. Pasif-bağımlı tip olarak adlandırılan alt kategori çaresizlik, kararsızlık ve başkalarına yapışma gibi özellikleri taşıyan ve bizim bağımlı kişilik bozukluğu olarak tanımladığımız bozukluğa benzemektedir.
Pasif-agresif ve agresif tip ise engellenmeye karşı gösterilen tepki açısından farklılık gösterirler. Tahmin edileceği gibi agresif tip sinirlilik, kızgınlık ve tepinme nöbetleri gibi reaksiyonları ve davranışları kapsarken, pasif-agresif tip somurtma, inatçılık, ağırdan alma, yetersizlik ve engelleme gibi pasif yollarla saldırganlığın gösterilmesini kapsar. DSM-II’de pasif-agresif alt tipi ayrı bir kategori halinde, DSM-I’de yer alan diğer iki kategori ise “diğer kişilik bozuklukları” adı altında sınıflandırılmıştır.
DSM-III’de ise yalnızca pasif-agresif kişilik bozukluğunun ayrımı yapılmakla kalmamış, bağımlılık özellikleri taşıyan kişiler de “bağımlı kişilik bozukluğu” adı altında ayrı bir kategoriye yerleştirilmişlerdir.
Psikopatoloji ile uğraşan ilk teorisyenler, PAKB’nun özelliklerine çok benzeyen bir kişilik tipi tanımlamışlardır. Örneğin Kraepelin (1913) ve Bleuler (1924), olaylara negatif bir tarz ile tepki gösteren kişilerden söz etmektedirler. Kraepelin, bu kişilerde aşırı duygusal dalgalanmalar ve negatif deneyimlere aşırı tepki gösterme gibi özelliklerin görüldüğünden söz ederken, Bleuler, müdahale edildiğinde kendilerini engellenmiş hissetme ve sinirlenme gibi özelliklere değinmektedir.
Diğer psikoanalitik teorisyenler de benzer özellikler üzerinde durmaktadırlar. Örneğin Reich (1945), sürekli olarak şikayet eden ve diğer insanlara karşı pasif saldırganlık sergileyen bir mazoşistik kişilik tipini tanımlamaktadır. Bu kişiler, hoş olmayan duyguları ve bağımsız uyaranları tolere etme yetisinden yoksundurlar.
Araştırma ve Deneysel Veriler
PAKB ile ilgili olarak çok az araştırma yapılmış olmasına rağmen, bunlardan iki tanesi bozukluğun özelliklerini test etmeye yöneliktir. Whitman, Trosman ve Koening (1954), DSM-I kriterlerini göz önünde bulundurarak, ayaktan tedavi gören 400 hasta ile yaptıkları bir çalışmada en sık rastlanan kişilik bozukluğu tanısının pasif-agresif tip olduğunu ve bunların %23’ünün bağımlı tip, %19’unun ise pasif-agresif tip kriterlerini karşıladığını belirtmektedirler. Ayrıca erkekler kadınlardan iki kat daha fazla PAKB kriterlerine uymaktadırlar. Bu kişilik bozukluğu ile en sık birlikte görülen bozukluklar ise anksiyete (%41) ve depresyon (%25) dur. Hem pasif-agresif hem de pasif-bağımlı alt tiplerinde, suçluluk ve misilleme korkusu nedeniyle saldırganlık açık bir biçimde gösterilememektedir. Bu nedenle, tedavi planı yapılırken, saldırganlık korkusu ve bağımlılık konuları tedavinin anahtar bileşenleri olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
Small, Small, Alig ve Moore (1970), DSM-II kriterlerine göre PAKB tanısı alan 100 hastayı 7 ve 15 yıllık aralarla izleyerek bir çalışma gerçekleştirmişlerdir. Bu çalışma bulgularına göre, duygusal ve somatik şikayetlerin sürdüğü dönemlerde kişilerarası ilişkilerde yaşanan güçlük, semptomatolojinin temel özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca depresif ve alkol bağımlılığı olan kişilerde pasif-agresif kişilik özelliğinin yüksek oranda görüldüğü de belirtilmektedir.
Bilişsel Terapi Yaklaşımı
PAKB olan bireylerin otomatik düşünceleri, onların olumsuz bakış açısı ve bağımsızlık gibi özelliklerini ve dirençlerini yansıtır. Örneğin insanlardan gelebilecek herhangi bir isteği fazla sırnaşıkça ve talepkar bulabilirler. Tepkileri ise, bu isteği gerçekten yerine getirip getirmemeyi isteyip istemediklerini düşünmeden, otomatik olarak reddetmektir. Diğer insanların kendilerini kullanmak istediklerini düşünür ve değersiz oldukları duygusuna kapılırlar. Bu olumsuzluk, düşüncelerinde bir saplantı halindedir. Bu kişiler birçok olaya olumsuz olarak yaklaşırlar. Nötr ya da olumlu olaylarda dahi olumsuz yönleri arar ve bunlar üzerinde yoğunlaşırlar. Bu durum, depresyonda görülen olumsuz düşünce tarzından farklıdır: Depresif kişiler, çevre veya gelecek ile ilgili kendine zarar verici veya negatif düşünceler üzerine odaklanırlarken, pasif-agresif kişiler diğer insanların kendilerini takdir etmedikleri veya kendilerini kontrol etmeye çalıştıklarını varsayar, bunların üzerine odaklanırlar. Birisinden negatif bir geribildirim aldıklarında kendilerinin yine yanlış anlaşıldığını düşünürler. Olumsuz otomatik düşüncelerin bu denli çok olması, bu hastaların hissettikleri öfkenin bir belirtisidir. Bu hastalar olayların bir "kesin"lik çerçevesi içinde gelişmesini isterler ve belirsiz bir durum ile karşılaştıklarında toleransları çok düşük olur. Bu katılık, obsesif-kompulsif kişilikte görülen doğrudan hedefe yönelme saplantısından farklıdır. Pasif-agresif davranış bozukluğu olan kişinin önem verdiği şey, elde etme olayından çok başkalarına bağımlı olmama halidir. Belirleyici bazı otomatik düşünce tarzları aşağıdadır:
· Bana bunu yapmamı ne cesaretle söylerler.
· Ben ne yapmak istersem onu yaparım.
· Yaptığım bu iş için kimse bana kredi vermiyor.
· İnsanlar beni kullanıyorlar.
· Hiçbir şey benim istediğim gibi gitmiyor.
· İnsanlar bana daha çok saygı göstermeliler.
Tüm bunlara ek olarak, bu hastalar atılgan davranışlar gösterme konusunda zorluklar yaşarlar. Yani, başkaları ile çatışmaya girmenin kötü birşey olduğuna, onaylanmama ve kabul görmemeye yol açabileceğine inanırlar. Kendilerini gösterme konusunda başarısız oldukları halde başkalarının isteklerine boyun eğmeyi de gücendirici birşey olarak algılarlar. Kendilerinden yapılmasını istenenleri doğrudan veya dolaylı olarak yapmazken, başkalarının işini de pasif olarak bozmaya çalışırlar. Kendi çelişkilerini açıkça ortaya koymaktan ve boyun eğmekten kaçınırlar. Kuralları, insanların onları razı etmek için kullandıkları birer araç olarak görür, başkalarının da o kurallara uymak zorunda olduklarını göz ardı ederler. Durumu yalnızca kendi cephelerinden görürler ve kendilerine haksızlık edildiğine inanırlar. Örneğin bir hasta kendisine fatura verilmediği için sinirlenmiş, bir randevu ayarlamaktan da kaçınarak terapistin telefonlarını ve mektuplarını da cevapsız bırakmıştı. Öfkeli telefon konuşmaları başlayıncaya kadar, sorunun, faturasını alamaması olduğunu açıklamamıştı. Güdülerini gizleme konusunda son derece ihtiyatlı olan paranoid kişilik bozukluğuna sahip bireylerin tersine, bu hasta kendisine haksızlık edildiğini düşünmekteydi. Park yasağının olduğu bir yere arabasını park ettiği için arabası polis tarafından çekilen bir hasta da, bu konu ile ilgili kural çok belirgin olmasına rağmen arabasının çekilişine çok sinirlenmişti.
Pasif-agresif kişiler, kısmen de olsa zayıf olan sosyal ve mesleki performansları nedeniyle karamsar bir bakış açısına sahiptirler. Hayatın çekilmez olduğuna inanırlar ve olumsuz deneyimleri üzerinde yoğunlaşırlar. Sanki herşeyi bir olumsuzluk süzgecinden geçirmektedirler. Genellikle olumsuz bir tutum içerisinde olan depresif hastalardan farklı olarak, çok çalışmanın kendilerine yaşamsal ödüller sunmasını beklemezler. Bu kişiler kendilerini kaderin bir kurbanı olarak görürler ve kendi tavırlarının yaşamlarını ne denli etkilediğini açıkça göremezler. Olaylar iyi gitmeye başladığı zaman, olumsuz bir şeyin gelmek üzere olduğunu düşünürler. Bu tip düşünce biçimlerinden bazıları aşağıda verilmiştir:
· İnsanlar beni anlamıyor.
· Hayat çekilmez. Hiçbir şey benim istediğim gibi değil.
· Eğer izin verecek olursan insanlar seni kullanır.
· Ne yaparsan yap, hiçbir şey istediğin gibi gitmez.
· İnsanlara açık olmak tehlikelidir.
· Kurallar keyfi ve beni boğuyorlar.
Davranış
PAKB olan bireylerin davranışları, onların bilişsel örüntülerini yansıtır. İşi erteleme ve kalitesiz iş yapma gibi pasif-karşıtsal bir davranış, bir işi yapmak zorunda olmanın yarattığı gücenme duygusundan kaynaklanan bilişler ile ilgilidir. Erteleme yönünde bir tutum takınmak, direnci göstermenin en kolay yoludur. Bazı durumlar ile karşı karşıya kaldıklarında ters bir sonuç ile karşılaşma riskini göze alamadıklarından ve etkin bir biçimde davranma yeteneğinden de yoksun olduklarından dolayı, talepler karşısında pasif olarak geri çekilme yolunu seçerler. Yerine getirmeleri gereken bir görev ya da yükümlülük ile ilgili istenmeyen bir sonuç ile karşılaştıklarında, bu sonuçlara nasıl uyum sağlayacakları ve başa çıkacaklarını düşünmek yerine, otorite sahibi kişilere kızar, sinirlenirler. Bu kızgınlık nadir olarak dışa vurulur ama aslında pasif bir misilleme yoluyla (örneğin sabotaj) ortaya çıkar. Terapi sırasında bu durum, seanslara para ödememek veya terapist ile işbirliğine girmeyi reddetmek şeklinde kendini gösterir. Randevusunu unutan pasif-agresif bir hasta buna örnek olarak verilebilir. Terapist bu hastaya ilk uygun zaman olan 2 gün sonrası için randevu vermiş ama hasta, hem ilk randevunun kaçırılmasına hem de ikinci randevunun hemen verilmemesine sinirlendiği için telefonu kapatmadan önce "eğer hala yaşıyor olursam gelirim" demişti. Hastanın gösterdiği bu tepki, ya terapistin ilk görüşmelerinden önce hasta ile ilişki kurmasını gerektirecek veya ilk randevuya kadar terapistin endişelenmesine neden olacaktır.
Duygu
Pasif-agresif davranış bozukluğu olan hastalarda görülen en belirgin negatif duygusal haller kızgınlık ve sinirliliktir. Keyfi standartlara uymalarının beklendiğini ve her zaman yanlış anlaşıldıklarını veya takdir edilmediklerini düşündükleri için bu durum pek şaşırtıcı değildir (Örneğin bir hasta, kasabasındaki sokak işaretlerinin okuyamayacağı kadar küçük olmasından dolayı kızgındı). Bunun yanısıra hedeflerini kişisel ve profesyonel olarak sınıflandırmada güçlük çekerler. Davranış ve tutumlarının, yaşadıkları problemlerin nedeni olduğunu görmedeki başarısızlıkları, onların kızgınlık duygularını daha yoğun yaşamalarına ve çevrelerinin onların işini bir kez daha bozduğuna inanmalarına neden olur.
Yaşadıkları kızgınlık ve öfkenin yanısıra, dışsal kontrole karşı hassas olmaları nedeniyle diğer kişilerin getirdiği öneriler kendi özgürlüklerine müdahale olarak yorumlanır. Diğer insanlarla birlikteyken, hem bu kişiler tarafından kontrol edilmeyi beklerler hem de buna şiddetle karşı çıkarlar.
Terapiye Başvurma Nedenleri
Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan hastaların terapiye başvurma nedenlerinin başında, diğer insanların beklentilerine direnç göstermeleri ve bu insanlardan şikayetçi olmaları gelmektedir. Bu durum evlilik ilişkisinde olduğu kadar işçi-işveren ilişkisinde de ortaya çıkabilir. Eş tarafından yapılan şikayetler genellikle hastanın ev işleri ile ilgili herhangi bir sorumluluk almak istememesi ile ilgilidir. Bir kadın, kendisinin de kocasının davrandığı gibi davranıp, isteklerini cevapsız bırakarak ilişkiyi bitirmekle tehdit edene kadar kocasının davranışlarını değiştirmediğini söylemişti. Bu noktada hasta, eşi kendisini tekrar ilişkiye adayana kadar onunla geçici bir işbirliğine girişmiş, sonra eşinin isteklerine karşı geri çekilmesi ve direnişi yeniden başlamıştır. Bu tip hastalar bazen de işverenleri tarafından, iş yerinde kuralları önemsemedikleri ve işi ağırdan aldıkları için tedaviye girmeye zorlanırlar.
Bu hastaların tedaviye başvurmalarının başka bir sebebi de depresyondur. Depresyona neden olan faktör ise hem kişilerarası ilişkilerde hem de iş yaşantısında sürekli olarak ödülden yoksun kalmalarıdır. Örneğin dıştan gelen taleplere karşı gösterdikleri direnç, hayatlarında hiçbir şeyin doğru gitmediği yolunda bir inanca kapılmalarına neden olabilir. Dahası, çevrelerine bakış açıları (örneğin, başkaları tarafından kontrol edilmeye yatkın olmaları), onları tüm dünyaya karşı olumsuz düşünceler beslemeye sevk eder. Bu durum ise genellikle kronik bir distimik bozukluk ile sonuçlanır. Hatta, bu hastalar bir başarısızlık veya kayıp ile karşılaştıklarında yaşadıkları depresyonun şiddeti daha da artar.
Değerlendirme Stratejileri
Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan bir hasta ile görüşme yapılırken, hastadan tüm bilgileri almanın güç olacağı gözönünde bulundurulmalıdır. Bu hastalar, sorulara eksik veya kısa cevaplar verebilir ya da başka bir tanı grubundaki hastanın kolayca cevaplayabileceği bir soru karşısında sinirli bir tavır sergileyebilirler. Her ne kadar soruları cevaplandırırken aktif bir görünüm sergileseler de, ya doğrudan cevap vermekten kaçınır ya da gereksiz bir sürü detay üzerinde dururlar. Bunu yaparken de "bu soruya cevap vermek zorunda değilim" veya "bu soruları soran kişi beni kontrolü altına almaya çalışıyor" şeklinde düşünebilirler. Bu olumsuz tutum tarzı, hayatlarının çok zor olduğu, hiçbir şeyin kendi istedikleri gibi gitmediği yolunda bir değerlendirme yapmalarına neden olur. Yaşadıkları güçlüklere nasıl katkıda bulunduklarını düşünmek yerine, başkalarını suçlamayı tercih ederler.
"İnsanların beni yönetmelerine izin vermeyeceğim" şeklindeki bir tutum, kuşkusuz PAKB tanısı koymak için yeterli değildir. Kişinin akademik, sosyal ve mesleki aktiviteleri ile ilgili bilgileri de almak gerekir. Bu hastalar, genellikle "yanlış başlangıç" ve hedeflere ulaşma yolundaki başarısız girişimlerini anlatacaklardır. Bu örüntü depresif bir hastada görülenden daha kroniktir. Patronlarının onlara haksızlık ettiğinden, iş hayatında gerekli özgürlüğün verilmediğinden veya farklı muamelelerin kurbanı olduklarından dolayı işlerini kaybettiklerini söyleyebilirler. Paranoid hastalar da farklı muamele gördüklerinden ve diğerleri tarafından sömürüldüklerinden bahsetmelerine rağmen, PAKB olan hastalardan daha ihtiyatlıdırlar. PAKB olan hastalar, işlerini kendi yöntemleriyle halletmekten çok, diğerlerinin onlara ne derece karıştığı ile daha yakından ilgilidirler.
Bir tanı konulduğunda, hastanın sosyal becerilerinin değerlendirilmesi, tedavi planının yapılmasında yardımcı olur. Bazı hastalar kendilerini uygun bir biçimde ifade edebilme becerisine sahip olmalarına rağmen, işlevsel olmayan tutumları nedeniyle bu becerileri kullanamayabilirler. Yani, birçok pasif-agresif hasta uygun sosyal davranışlar sergilerken, bazıları uygun sosyal tepkiler gösterebilecek beceriye sahip olmayabilirler. Böyle bir durum, tedavi planının önemli bir bileşeni olabilir.
Klinik Stratejiler
Kişilik bozukluğu olan hastalar tedaviye başladıklarında, davranış ve düşünceler üzerindeki uzun süreli değişimlere genellikle ilgi duymaz, bunun yerine depresyon gibi bir Eksen I bozukluğu veya diğer insanlardan gelen baskılar nedeniyle tedaviye başlarlar. Bu durum özellikle, yaşadıkları güçlüklerin kendilerinden değil de diğer insanlardan kaynaklandığına inanan PAKB olan hastalar için geçerlidir. Bu nedenle yapılacak ilk iş, hastayı tedaviye başvurmaya iten sebebin saptanması olmalıdır.
Pasif-agresif hastalar ile çalışırken izlenebilecek ilk strateji, bu hastalara işbirlikçi bir tavır ile yaklaşmaktır. Bu her ne kadar bilişsel terapide uygulanan genel bir kural da olsa, PAKB olan hastalarda otorite figürlerini reddetme eğilimi bulunduğu için, ayrı bir önem taşır. Önemli olan, tedavide aktif olarak seçim yaptıklarını ve terapist tarafından manipüle edilmediklerini ya da yönlendirilmediklerini farketmeleridir. Terapist, hastanın kendi seçtiği konular ya da problemler üzerinde konuşmasını sağlayabilir, daha sonra ise hasta, sorunlarının neler olduğunu bulabilmesi için kendi stratejilerini geliştirmesi yönünde teşvik edilir. Bu yöntem, hastanın bağımsızlık konusundaki arzularını gerçekleştirmek, aynı zamanda da pasif yaklaşımlarını kırmak konusundaki çalışmalar esnasında yardımcı olur.
PAKB olan hastalarla ilgili olarak tedavide izlenebilecek ikinci strateji, onların otomatik düşüncelerinin farkına varmalarını sağlamaktır. Bu hastalarda içgörünün zayıf olması, zihinsel süreçlerinin, duygu ve davranışlarıyla nasıl bir ilişki içinde olduğunu görmelerine engel olabilir. Oldukça yaygın olarak kullanılan bu strateji, tedavi planının özünü oluşturabilir ve bilişsel modelin rasyonelinin anlatıldığı tedavinin erken aşamaları bu strateji için en uygun zamanlardır. Düşüncelerinin daha fazla farkına varmaları sayesinde bu hastalar, negatif duygu ve işlevsel olmayan davranışlara yol açan otomatik düşüncelerini tanımlamayı öğreneceklerdir.
Önemli olan diğer bir strateji, terapistin tedavide tutarlı davranmasıdır. Zaman, ücret v.b konulardaki kurallar titizlikle uygulanmalıdır. Bu hastalar, problemlerinin kaynağı olarak diğer insanları gördükleri ve onları suçladıkları için izlenen bu strateji, hastanın tutum ve davranışlarının nasıl olumsuz sonuçlar doğurduğunu ona göstermekte yardımcı olur. Örneğin hasta bir seansa geç geldiğinde (ki bu tip hastalar bunu sık sık yaparlar) terapist terapiyi her zamanki saatinde bitirecektir. Bu geç kalma durumu, eğer terapist ve terapiye karşı tipik bir pasif-agresif tepki ise, terapist bu konu üzerinde durabilir. Buradaki otomatik düşünce “zamanında orada olmak zorunda değilim, hiç kimse bana ne yapacağımı söyleyemez” türünde bir düşünce olabilir. Konu üzerinde konuşma yoluyla terapist hastaya düşünce ya da davranışları doğrudan olmayan (indirect) yollar yerine, doğrudan (direct) iletmesini öğrenmesinde yardımcı olabilir.
PAKB olan hastaların tedavisinde yardımcı olacak diğer bir strateji de, onların diğer insanlarla olan ilişkilerine odaklanmaktır. Örneğin hasta, birisine karşı kızgınlık duyuyor ve tepkisini işini iyi yapmayarak gösteriyorsa, bunun altında “insanlar cezalandırılmalı” ya da “her ne olursa olsun istediğim gibi yapacağım” türünde inançlar yatabilir. Bunların avantaj ve dezavantajları belirlenmeli ve alternatif stratejiler üretilmelidir.
Özel Teknikler
Bu genel stratejiler ile birlikte, PAKB olan hastaların biliş, duygu ve davranışlarını tanımlamakta kullanılabilecek birkaç özel teknik de mevcuttur. Özellikle otomatik düşüncelerin belirlenebilmesi için pek çok yöntem vardır. Duygusal değişimler esnasında oluşan otomatik düşünceler seanslar sırasında tanımlanabilirken, seanslar arasında geçen süre içerisinde oluşan otomatik düşünceler ev ödevleri ile yakalanabilir. Örneğin bir hasta seans sırasında sinirlenebilir ve “hiçbirşey yapamıyorum, beni baskı altında tutuyorsunuz” türünde bir şikayette bulunabilir. Bu durum, hastanın getirilen önerilere veya taleplere karşı direnç oluşturduğunu gösterebilir. Bu noktada terapist ve hasta, bu düşüncelere neden olan bilişleri yakalamaya çalışmalıdır. Genellikle iki tür biliş vardır. Bunlardan ilki depresyon ve sinirlilik gibi negatif duygulara yol açar, ikincisi ise hastanın kendisinden istenenlere, taleplere karşı geliştirdiği bilişlerdir (Örneğin: Niçin insanlar beni bu işleri yapmaya zorluyor?). Bu bilişler tanımlandıktan sonra terapist ve hasta, bunların geçerliliği ile ilgili verilerin olup olmadığını değerlendirebilir ve alternatifler ya da daha geçerli açıklamalar üretebilirler.
Otomatik düşünceleri belirlemek amacıyla hastaya verilen ev ödevlerini hastanın yerine getirmesi, hastanın anksiyete ve depresyonunda rol oynayan otomatik düşüncelerinin saptanmasında yardımcı olur. Bu ödevlerin yapılmaması da yararlıdır çünkü; yapılmamasına neden olan bilişler üzerinde çalışma imkanı sağlar. Örneğin kendisinden hafta içerisindeki otomatik düşüncelerini kaydetmesi istenen bir hasta, bunları kaydetmeyi birkaç kez düşündüğünü ama her seferinde de “niçin? Bunun faydalı olabileceğine inanmıyorum, hiçkimse bunu yaptığım için bana birşey vermeyecek” gibi düşüncelere kapıldığını belirtmişti.
Bu hastalar ile işbirliği kurmak, önemli tekniklerden birisidir. Her seansın başlangıcında o seansın içerik ve yapısı hasta ve terapist tarafından birlikte planlanmalı, gündem oluşturulmalıdır. Her bir seansın sonunda ve özel müdahalelerden sonra geribildirim verilmelidir. Bu, hastanın izlenen prosedürün mantığını anlayıp anlamadığından emin olmayı sağlar ve terapist ve terapi hakkında varolabilecek olumsuz bilişlerin ortaya çıkma olasılığını artırır.
Davranışın analiz edilmesi de genellikle yararlı bir yöntemdir. Örneğin, “bu toplantıya gitmemeliyim” veya ”toplantı kötü bir zamanda” gibi düşüncelerle işyerindeki toplantıya gitmeyen bir hasta, bu gitmeme davranışının, işyerinde kendisine yapılan haksızlığın ve bundan kaynaklanan mutsuzluğunu aktarmanın iyi bir yolu olduğuna inanıyor olabilir. Bu davranışın analizi, toplantıya gitmemenin aslında olumsuz sonuçlar doğurduğunu ortaya çıkartabilir. Bu noktada hasta ve terapist, memnuniyetsizliği toplantıya gitmemek gibi dolaylı bir yolla aktarmaya çalışmak yerine, doğrudan aktarma yollarını tartışabilir.
Hastalığın Tekrarını Önleme
Hastalığın tekrarını önlemek için başvurulabilecek en iyi yöntem takip seansları düzenlemektir. Diğer kişilik bozukluklarında da olduğu gibi PAKB olan hastaların işlevsel olmayan düşünceleri, bu düşünceleri tetikleyen ortamlar ile karşılaşmadıkları sürece ortaya çıkmayabilir. Bu nedenle hastayı olumsuz olarak etkileyebilecek olan durumlar iyi tesbit edilmelidir. Otomatik işlevsel olmayan örüntüler kadar, akılcı ve işlevsel bilişler ve davranışlar da saptanarak kaydedilebilir. İzleme seansları, hastanın yeniden işlevsel olmayan örüntüler içerisine girmesini engelleyecektir. Bu seanslar esnasında başarılı stratejiler yeniden gözden geçirilebilir, problem alanları belirlenebilir ve potansiyel sorunlar tartışılabilir. Hastaya terapinin, çeşitli durumlarla etkili bir biçimde başa çıkabilmek için bir araç olduğu anlatılmalıdır. Stresli bir durum ile karşılaşıldığı zamanlarda, bu stresle başa çıkabilmek için hastanın terapiye tekrar ihtiyaç duyması normal bir durumdur.
Terapistlerin Karşılaşabileceği Sorunlar
PAKB olan hastalarla çalışmak, onların olumsuz tutumları ve problemleri ile başa çıkmada alternatif yolları kullanma konusundaki gönülsüzlükleri nedeniyle, şüphesiz çok zordur. Buna ek olarak bu hastalar tedavi esnasında ücret, seanslara zamanında gelme ve güvenirlik gibi pratik konularda da güçlük çıkartırlar. Bu sorunları en aza indirgemek için, terapi sırasında hasta ile işbirlikci bir yaklaşıma girmek doğru olacaktır. Örneğin hastaya verilecek bir ev ödevi ile ilgili olarak onun da fikri alınmalı, ne kadar yararlı olacağını kendisinin bulmasına çalışılmalıdır. Hastanın kendi küçük hedeflerini geliştirmesini sağlamayı denemek en iyisidir, ancak bu, terapinin ilk aşamalarında beklenmemelidir. Terapistin, PAKB olan hastaların tavırlarını, sonradan edinilmiş ve öğrenilmiş hastalıklı davranışlar olarak kabul etmesi ve kişisel yaklaşmaması daha yararlı olacaktır. Bu hastalarla çalışılması güç de olsa, önemli gelişmeler sağlanabildiği gözlenmiştir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
SINAV KAYGISI
|
|
|
SINAV KAYGISI YAŞIYOR MUSUNUZ?
· Sınavda, bildiğiniz ve çok iyi çalışmış olduğunuz halde, sınav heyecanı yüzünden başarısız oluyorsanız ve sıklıkla tekrarlanan bu durum özgüveninizi kaybetmenize neden oluyorsa
-
Sınav sırasında midenizde, karın bölgenizde gerilme ya da rahatsızlık oluyorsa, soğuk terleme, ve baş ağrıları çekiyor, sınavdan bir önceki gece uyuyamıyorsanız
-
Sınav sırasında zihninizin donduğunu, bulanıklaştığını ve tam olarak düşünemediğinizi hissediyorsanız
-
Sınavlarda soruları fazlaca analiz edip, karmaşık ve zor gibi görüyorsanız ama aslında basit olan cevapları kaçırıyorsanız
-
Sınavda, dikkatsizlik yüzünden çok sayıda hata yapıyorsanız
-
Çok fazla ve dikkatli çalıştığınız halde sınavlardan kötü not alıyor ve bu sebeple bir öğrenci olarak kendinize güveninizi kaybedip, başarısız hissediyorsanız
-
Sınav zamanları size kabus gibi geliyorsa
Sınav kaygısı yaşıyor olabilirsiniz.
SINAV KAYGISI NEDİR?
Sınavla ilgili konularda düşünme, hatırlama ve birşeye yoğunlaşma güçlüğüne yol açan duygu durumudur.
Kaygı,duygusal,zihinsel ve/veya fiziksel belirtilerle kendini gösterir.
Dünyaya geldiğimiz anda bir öğrenme süreci içine gireriz ve bu süreç yaşamımızın sonuna dek devam eder. Yaşam boyunca öğrenilen her türlü bilgi belirli bir zaman kesitinde kullanılır, eylemsel olarak ortaya konur. Zaman zaman öğrenilenler en iyi şekilde kullanılarak uygulamaya dönüştürülebilmesine rağmen, zaman zaman da çevresel ve kişinin kendisinden kaynaklanan etkenler nedeniyle kişinin gerçek potansiyelini ortaya koymakta zorlanır. Bu etkenlerden birisi de kaygıdır.
Kaygı durumu, kişinin performansını tamamıyla ortaya koymasında olumsuz etkileri olmasına rağmen başarının yaşanması, hayattan doyum alınabilmesi ve hedeflere ulaşılması için de gerekli bir duygudur. Bu nedenle amaç kaygıyı tamamıyla ortadan kaldırmak değil, kaygı ile baş edebilme yetilerini geliştirerek kişinin kendi yararına kullanabileceği düzeyde canlı tutmaktır.
Örneğin, gireceğimiz bir sınav için yaşanılan normal düzeydeki kaygı, sınava daha iyi hazırlanmamıza yardımcı olur, fakat yaşanılan kaygı çok yoğun ise bu durum, kişinin enerjisini verimli bir şekilde kullanmasını, dikkatini ve gücünü çalışacağı derse yönlendirmesini engeller, sınav zamanında da potansiyelini tümüyle kullanamamasına yol açar.
Yoğun Sınav Kaygısının Nedenleri:
Yanlış ders çalışma alışkanlığı:
Programsız ve plansız ders çalışmayı alışkanlık haline getiren ve başarısızlığında önemli bir etkisi olduğunu göremeyen kişi “çok çalışıyorum ama yapamıyorum” duygusuna kapılır, zamanla da motivasyonunu kaybeder.
Mükemmeliyetçilik duygusu:
Yaptıklarının, en iyisi ve hiç hatasız olması gerektiğine inanan kişi kaygıyı çok yoğun düzeyde yaşar.
Kişinin görev/sorumluluklarını ertelemesi:
Çalışmayı erteleme, gününde çalışmama kişideki kaygıyı arttırır.
Başarısızlık korkusu:
Çalışmasına, sınava hazır olmasına rağmen “ya başaramazsam” düşüncesi kişi de aşırı kaygıya yol açar; başarısızlık korkusunun arkasında yine güvensizlik duygusu vardır.
Ailenin ya da kendisinin beklenti düzeyinin çok yüksek olması:
Kişinin kendi potansiyeline uygun olmayan bir beklenti düzeyi kaygıyı arttırır; kişi genelde bu durumun farkındadır fakat kendisinin ya da aile beklentisinin bu farkındalık ile çakışır halde olması kaygıyı arttırıcı etkenlerdendir.
Aile baskısı:
Bazı ebeveynler kendilerinin ulaşamadıkları fakat hayallerindeki hedeflere çocuklarının ulaşmasını isterler bu nedenle çocuklarına bu hedefe ulaşmaları konusunda baskıcı ve ısrarlı davranırlar. Bu tutum çocukların, ailelerini hayal kırıklığına uğratacakları, başarısız olacakları korkusu ile normal düzeyden çok daha fazla kaygı yaşamalarına neden olur.
SINAV KAYGISI YAŞAYAN KİŞİDE GÖRÜLEN FİZYOLOJİK BELİRTİLER:
Baş ağrısı
Baş dönmesi
Mide ağrısı,
Karın ağrısı
Hızlı kalp atışı
Hızlı nefes alıp verme
Terleme
Uyku bozukluğu
Yorgunluk hissi
Yeme bozuklukları
Konsantrasyon zorluğu
SINAV KAYGISI YAŞAYAN KİŞİDE GÖRÜLEN DUYGUSAL BELİRTİLER:
Hareketsizlik ya da huzursuzluk,
Aşırı hareketli hissetme,
Başarısız olma korkusu,
Suçluluk duygusu (yeterince çalışmadığına dair)
Güvensizlik ve ümitsizlik,
Başarılı olamayacağına dair yargılar,
Sınav sonucunun kötü olacağına dair düşünceler,
Kendisinin diğerlerine göre daha zayıf ve beceriksiz olduğu düşünceleri,
Aile ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratma düşüncesi,
Tedirginlik hissi (sık sık alacağı notu düşünme, hiçbir şey hatırlamayacağı herşeyi unutacağı düşünceleri; sıkıntı ve bulantı hisleri)
Başarısız olursa bir daha denemeyeceği ya da kendini toparlayamayacağı düşünceleri (dünyanın sonu olduğunu düşünme),
Zaman zaman “ölsem de kurtulsam, keşke bu durumda hiç olmasaydım” düşünceleri...
SINAV KAYGISI İLE BAŞETME:
Sınav kaygısını azaltmak için iki türlü çalışma yapılabilir.
A-) ZİHİNSEL UYGULAMALAR:
Zihinsel uygulamalar yapıyoruz çünkü kaygıya ve heyecanlanmamıza neden olan duygular düşüncelerimizle şekilleniyor. Kaygımızı azaltmak için değiştirebileceğimiz düşüncelerimiz vardır:
1- “Bu sınav başarılı ve zeki olduğumun göstergesidir. Sınavda başarılı olmam hayatta da başarılı ve mutlu olabilmek için tek yoldur” Böyle bir düşünceye sahipsek, kaygımızın artması da beklenilen bir durumdur.
Örneğin, üniversite sınavı bizi hayatta başarıya ve mutluluğa götüren yollardan sadece biridir. Tek seçenek değil.
Üniversite sınavını kazanamamış ancak hayatta başarıyı ve mutluluğu yakalamış milyonlarca insan var. Üniversiteyi kazanamasak da farklı alanlarda mutlu ve başarılı olabiliriz.
2- “Sınavda iyi not almak zorundayım”. Sınavı kazanmak bir istek ve seçim meselesidir. “Mutlaka başarmalıyım”, "şu okula gitmeliyim " gibi düşünceler yerine "sınavda başarılı olmak istiyorum, çünkü yeteri kadar çalıştım ve gerekli bilgilere sahibim" şeklindeki düşüncede. –meli, - malı ifadelerini çıkardık; -meli, -malı ifadeleri, düşünceyi istek olmaktan çıkarıp, yasa haline getirir. Yasalarda bir kesinlik ve mecburiyet vardır; oysa bir isteği yerine gelmeyen bir kişinin başka bir isteği yerine gelebilir.
3- “Sınavda zayıf alırsam/ sınavı kazanamazsam mahvolurum, arkadaşlarımın ve ailemin yüzüne nasıl bakarım...” Bu gibi düşünceler, gerçekle hiçbir ilişkisi olmayan düşüncelerdir ve bize olumlu yönde hiç bir katkısı yoktur.
Düşünce yönünüzü değiştirirken çevrenizin sizin hakkınızda düşündüklerinden çok, sizin kendi içinizdeki değerlendirmeleri yönlenmeye çalışın ve değerlendirme çerçevesindeki düşüncelerin olumlu olmasına gayret edin: “sınavda başarısız olursam, bir daha denerim. Ben elimden geleni yaptım ama belki de yeterince dikkatli değildim sınavda... benim için iyi bir deneyim oldu...” Geçmişteki yaptığınız güzel ve başarılı işleri düşünün. Okul yıllarında aldığınız başarılı sınav sonuçlarını, iyi yaptığınız işleri düşünün. “Ben aptalım, ben zaten hiç bir şeyi beceremem” demeyin. Bu tip düşünceler hem sizi amacınızdan uzaklaştırır, hem de hem endişelendirir.
4- “Sınav sonucu benim başarılı ya da başarısız bir kişi olduğumu gösterir”
Sınav, sadece bir bilgi sınamasıdır, öğrencinin ilgi ve çalışma alışkanlıklarıyla kazanmış olduğu bilgilerin değerlendirmesidir. Sınav bir kişilik değerlendirmesi değildir. Sınav başarısını genelleştirmek ve hayatın diğer alanlarında da sizin ne kadar başarılı ve akıllı biri olduğunuzu gösteren bir ayna niteliği taşındığını düşünmek bir yanılgıdır.
5- “Sınavı kazanamamam/ sınavda başarısız olmam her şeyin sonudur.”
Bu düşünce yapısı, sınavı kazanma/ başarılı olma şansı çok yüksek bile olsa kaygı düzeyini arttıracağından sınavda telaş ve heyecana neden olur, bu da dikkatin yoğunlaşmasını engeller, düşüncede dağınıklığa yol açar ve başarıyı engelleme riski taşır.
B-)BEDENSEL UYGULAMALAR
1 - SOLUNUM EGZERSİZLERİ
Nefes almayı öğrenmek:
Nefes almanın kendisi bir gevşeme yolu olduğu gibi, bütün gevşeme egzersizleri içinde, egzersizin bir parçası olarak da kullanılmaktadır. Ayrıca nefes egzersizleri günlük hayatın akışı içinde uygulanması en kolay egzersizdir.
Akciğerinizin üçe bölünmüş olduğunu düşünün. Derin, tam bir nefes, diyaframın aşağı hareket etmesi ve akciğerin en alt bölümünün havayla dolmasıyla başlar. Daha sonra orta bölüm havayla dolar ve göğüs genişler. Son olarak da akciğerin üst bölümü dolar ve omuzlar hafifçe kalkabilir.
1.) Nefes alma egzersizine başlamadan önce sağ avucunuzu göbeğinizin hemen altına, sol elinizi göğsünüzün üstüne (göğüs hizasına) koyun ve gözlerinizi kapatın.
2.) Nefes almadan önce ciğerinizi iyice boşaltın. (nefesi verirken ciğerler zorlanmamalı ve nefes itilmeden kendiliğinden çıkmalı.)
3.) Ciğer kapasitenizi hayali olarak ikiye bölün ve "biir" , "ikii" diye içinizden sayarak ciğerinizin bütününü doldurun. Kısa bir süre bekleyin, "bir-iki" diye sayarak, nefesinizi aldığınızın iki katı sürede boşaltın. Sağ eliniz göğüs kemiklerinizin, hareketli bir köprü gibi, yana doğru açıldığını hissetmeli. Yine bir nefes almadan iki saniye bekleyin .
İkinci ve üçüncü maddede yazılanları tekrarlayarak bir derin nefes daha alın ve verin. Egzersizi bir kere daha tekrarlayıncaya kadar mutlaka en az 4-5 normal nefes alın. Eğer derin nefes almaya devam ederseniz bir baş dönmesi hissedebilirsiniz.
BEDENSEL GEVŞEME EGZERSİZLERİ:
Gevşeme, bedeninizdeki gerilimden sistematik bir şekilde kurtulmaktır. Derinlemesine gevşediğinizde, motivasyonunuzu ve dikkatinizi yoğunlaştırmayı yitirmeyeceksiniz. Tam tersine bedeninizin neresinde en çok gerilim taşıdığınızın farkına varıp, bu kasları nasıl gevşetebileceğinizi öğreneceksiniz. Hatta, derinlemesine gevşeme için yapılan düzenli alıştırmalar enerjinizi ve üretkenliğinizi artıracaktır.
UYGULAMA:
Şimdi yerinize iyice ve rahatça yerleşin ve herhangi bir tedirginlik hali varsa bir kenara bırakın. Kendinizi gevşetebilme yeteneğini kazandıkça tedirginliğiniz azalıp, yerini gevşemeye bırakacaktır.
Gözlerinizi kapatın ve dikkatinizi önce kollarınıza ve özellikle ellerinize çevirin. Şimdi ellerinizi yumruk yapın ve bunu yaparken el ve kollarınızdaki gerilime iyice dikkat edin.
Şimdi her iki elinizi de bileklerden, parmak uçları tavanı gösterecek şekilde bükün. Ellerinizin üst kaslarını ve kolunuzun üst tarafını kasarak iyice gerin. Gerilimi hissedin. Ve şimdi gevşeyin kollarınızı eski pozisyonuna getirin. Gerginlik ve gevşeme arasındaki farkı hissedin.
Aynı alıştırmaları şu bölgelerde de tekrarlayın.
Kafa:
1. Alnınızı kırıştırın.
2. Gözlerinizi sıkıca kapayın.
3. Ağzınızı iyice açın, dilinizi damağınıza doğru itin, çenenizi kuvvetlice sıkın.
Boyun:
1. Kafanızı geriye itin.
2. Kafanızı göğsünüze değecekmiş gibi öne eğin.
3. Kafanızı sağ omuzunuza doğru döndürün.
4. Kafanızı sol omuzunuza doğru döndürün.
Omuzlar:
1. Omuzlarınızı kulaklarınıza çekecekmiş gibi yukarı çekin.
2. Sağ omuzunuzu kulağınıza değecekmiş gibi yukarı çekin.
3. Sol omuzunuzu kulağınıza değecekmiş gibi yukarı çekin.
Bu alıştırmalar da bazı kasları belli bir süre gergin hale getirme, gergin tutma ve yavaş yavaş gevşeterek, gerginlik ve gevşeklik arasındaki farkı hissetmek amaçlıdır. Kaslarınızı gergin halden gevşetirken aynı zamanda içinizden "rahatla ve bırak" deyin. Derin soluk alın. Nefesinizi yavaş yavaş verirken sessizce rahatla ve bırak deyin.
SINAV KAYGISIYLA BAŞETMEDE BİZE YARDIMCI OLABİLECEK İNSANLAR
1- Aile ve yakın arkadaşlar: Bu kişiler bize gereksinim olan sevgi şefkat ve dayanışma gösterirler. Onlarla ilişkimizi sıcak tutmak moralimizi yükseltir.
2- Sorun olduğunda başvurabileceğimiz uzman kişiler: Bunlar genellikle sahip olduğunuz sorun ve çözümleri konusunda uzmanlaşmış kişilerdir. Psikolog Danışmanlar.
3- Bizim yaşadığımız sorunları yaşayan kişiler: Sınav kaygısı olan herkes bir diğerini daha kolay anlayabilir. Fikir alışverişinde bulunmak sorun paylaşma yalnızlık duygusunu azaltır. Sorunu kişileştirmeyi önler.
Hazırlayan: Psikolog Yasemin OZAN
|
|
|
|
|
|
|
|
|
OBSESİF KOMPULSİF BOZUKLUK
|
|
|
Obsesyon, kişinin isteği dışında ortaya çıkan yineleyici düşüncelerle tanımlanır. Kişi kendini bu düşüncelerden alıkoyamaz. Kompülsiyon ise kişinin düşüncelerini eyleme dönüştürmesi ile tanımlıdır. Tükel’e göre obsesyonlar, belirgin bir anksiyete’ye neden olan yineleyici ve zorla gelen düşünce, dürtü ya da düşmemler, kompulsiyonlar ise, obsesyonlara yanıt olarak yapılan ve anksiyeteyi azaltmayı amaçlayan, yineleyici törensel davranışlar ya da zihinsel eylemler (yineleyici olarak dua etme, belli bir tarzda örneğin üçer üçer sayma vs.) olarak tanımlanmıştır. (Tükel 1998)
Obsesif Kompulsif bozukluk genellikle genç yaşlarda başlar. Ortalama başlangıç yaşı 18-25 arasındadır. Hatta çok küçük çocuklarda da görülebilir.
Obsesyon ve Kompulsiyon için ortak özellikler:
-
Düşünce ve dürtüler, kişinin bilincine ısrarlı ve zorlayıcı bir şekilde gelir.
-
Kişinin OKB’de ki düşünce ya da dürtüye karşı önlem almasına yol açan yoğun bir anksiyete duygusu tabloya eşlik eder.
-
Kişinin isteği dışında gelişir, denetim altına alınamayan bir özellik gösterir.
-
OKB belirtilerinden rahatsız olan kişi, bunlara karşı direnme ihtiyacı hisseder.
-
Kişinin obsesyon biçimindeki düşüncelere karşı, bir tepki olarak yaptığı tekrarlayıcı davranışlar (örn: temizleme, düzene koyma, aşırı kontrol etme /kapı-tüp açık mı kapalı mı gibi/, tabelalara takılma gibi ya da zihinsel eylemler (örn; dua etme, törensel davranışlar, sayı sayma, bir takım sözcükleri sessiz biçimde söyleyip durma v.b.).kompülsyonu tanımlar.
-
Davranışlar ya da zihinsel eylemler, sıkıntıdan kurtulmaya ya da var olan sıkıntıyı azaltmaya veya korku yaratan durumdan korunmaya yöneliktir; ancak bu davranışlar ya da zihinsel eylemler ya etkisizleştirilmesi veya korunması tasarlanan şeylerle gerçek anlamda ilişkili değildir, yahut açıkça çok aşırı bir düzeydedir.
-
Obsesyon ve kompulsiyonlar, belirgin bir sıkıntıya neden olur, zamanın boşa harcanmasına yol açar (günde en az bir saatlik zaman alırlar), ya da kişinin olağan günlük işlerini, mesleki görevlerini ya da olağan toplumsal etkinliklerini önemli ölçüde bozar.
OKB’de kişiler genellikle aşırı titiz, düzenli ve kurursuzluk arayan bir kişilik yapısı gösterirler. Dışa vuran davranışları da bu doğrultuda düzenli, titiz, aşırı kontrollü ve kuralcıdır. Konuşmaları düzgün fakat kelimeleri aşırı derecede denetimlidir, cümlelerinde gözlemlenecek derecede ayrıntıcılık vardır. Kişi obsesyon ve kompulsyonların kendisine çok büyük bunaltı verdiğini anlatır. Genellikle zeki, bellekleri güçlü kişilerdir. Yineleyen saplantılar nedeniyle dikkatleri dağılabilir, verimleri düşebilir. (Öztürk 2001)
|
|
|
|
|
|
|
|
|
AİLE DANIŞMANLIĞI
|
|
|
Zihinsel Engellilerde Aile Eğitiminin Gereği ve Önemi
Aile; saygı, mutluluk, huzur, koruma, paylaşma, güven, birlik beraberlik gibi olguları içinde barındıran sosyal bir kurumdur. Anayasamızın 41. maddesine göre “ Aile, Türk toplumunun temelidir.” denmektedir. Ailenin önemini vurgulayan bu madde toplumsal olarak bakış açımızı net bir şekilde yansıtmaktadır. Yapılan araştırmalar sonucu ülkemizde 7.5 milyon engelli birey vardır. Yaklaşık olarak 35 – 40 milyonluk bir kesimi etkileyen 7.5 milyonluk kesimin önemi hiçbir zaman yadsınmamalıdır. Ailelerin en önemli sorumluluğu çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeleridir. Zihinsel engelli çocuklar, diğer çocuklardan daha fazla eğitilmeye, sevilmeye ve temel gereksinimlerinin karşılanmasına gereksinim duyarlar. Aralarında tek bir fark vardır bu da eğimlerinde ki araç gereç ve yöntem farklılığıdır. Burada önemli olan ailelerin; çocuklarına iyi bir eğitim verebilmeleri ve ileride ki eğitim öğretim yaşamında üzerlerine düşen görevleri yerine getirebilmeleri için çocuklarının özrü hakkında bilgi sahibi olmaları gerektiğidir. Bugüne kadar özel eğitime gereksinim duyan çocuğun eğitiminde ve gelişiminde doğal eğitimci rolünü üstlenen aileler maalesef göz ardı edilmiş, eğitimde uygulayıcı olmaktan çok, bilgi alıcı olarak rol oynamışlardır. Oysa aile eğitiminin odak noktası, çocuk ve çocukla olan ilişkilerdir. Zihinsel engelli çocuğun doğması, aile içi ilişkileri etkileyecek bir unsur olduğuna göre bu noktada danışmanların çalışmaları önemli bir yer tutmaktadır. ( Özgür İ., 2004:164-166 ; Kulaksızoğlu A., 2003:273)
Engelli bir çocuğa sahip olan ailelerin tepkilerini ele almakta fayda vardır. Ailelerin farklı özellikleri olan çocukları olduğunu öğrendikleri anda karmakarışık duygular içine girmeleri kaçınılmaz olacaktır. Bu karmaşık duygular bası psikolojik tepkilere neden olur. Bunlardan başlıcaları; belirsizlik (Amcası da böyleydi, geç konuştu), şok (Her şey bir anda durdu), inkar (Sürekli bilgi toplanır çocuğa konan teşhisle uyup uymadığına bakılır), suçluluk (Eşler suçlanır. Keşke hamilelik sırasında biraz daha dikkatli olsaydım), kızgınlık (Niye benim başıma geldi?), depresyon (Tükenmişlik, yorgunluk, ağlama nöbetleri) ve kabuldür (Gerçekçi plan ve beklentiler). Engelli çocukların ailelerinin geçirdiği aşamalar bir noktaya kadar benzerlik göstermekle birlikte anne babalar zaman zaman bu aşamalar arasında gidip gelebilir yada bir aşamaya takılıp kalabilirler. Bu durumu etkileyen sebepler, kişilik özellikleri, eğitim, sosyo-ekonomik düzey ve diğer insanların tutumu gibi aileden aileye değişiklik gösteren sebeplerdir. Çocuk doğduğunda artık aile yeni bir hayata alışmak zorundadır. Çoğu evlilikler bu sebepten dolayı bitebilmektedir. Bazı aileler utançtan çocuklarıyla birlikte dışarı çıkamazlar. Aile için sosyal çevre küçülebilir. Önemli olan ailenin çocuğu olduğu gibi kabul etmesi ve yeniden hayatlarına uyum sağlamaları için gerekli desteği almasıdır. ( Kulaksızoğlu A., 2003: 275-276; Greenspan I. S., Weider S.,1998:523-530)
Ailelerin bu değişmiş hayat şekline farklı tepki vermeleri farklı sorunlar doğurur. Bunu somut örneklerle açıklayalım. Bazı aileler engellilik durumunu olduğu gibi kabul ederken, bazı aileler ise hayatlarını zehir ettiği için çocuğa gizli olarak kızgındırlar. Suçluluk hissi, öfke ve bunların altında yatan keder, ailenin bütün hayatını felç eder. Bazı anne babalar mükemmel olmaya ve kusursuz bir çözüm bulmaya çalışırlar. Diğer bazıları ise problemi yadsımaya devam eder ve depresif bir duygu durumunda yaşarlar. Buradaki en önemli dönem, çocuğun terapiye başlamasıdır. Ailelerin buradaki temek yanılgısı terapinin tüm sorunları silip süpüreceği, çocuğun normale döneceğidir. Bunu mümkün kıldıkları için kendilerine mükemmel aile sıfatıyla bakarlar. (Greenspan I. S., Weider S.,1998:528)
“ Çocuğun engelli oluşunun öğrenilmesinin yarattığı ilk psikolojik etkiler geçtik ten sonra anne babalarda engelli çocuğa yönelik olarak bazı genelleştirilmiş tutumlar oluşmaktadır. Bu tutumlar değişik biçimlerde görülmektedir. (Özsoy,1988)’a göre bu tutumlar yedi grupta toplanmaktadır.” ( Özgür İ., 2004:168)
1) Fazla koruyucu tutum : Zihinsel engelli çocukların aileleri arasında en çok görülen tutum olarak bilinir. Aile çocuk için kendilerince uygun gördüğü her türlü güvenlik öğesine dikkat eder. Aile dışında tehlike, alay edilme, ayıplama vardır. Engelli çocuk bu dünya içinde tutulmaya çalışılır. Hatta bazı vakalarda engelli çocuk misafirin yanına bile çıkartılmaz. Aile çocuğun her ihtiyacını kendi içinde karşılamaya çalışır bu da çocuğun ailesine bağımlı olmasına neden olur. ( Özgür İ., 2004:168; Greenspan I. S., Weider S.,1998:544)
2) Ayrıcalıklı tutum : Çocuğa aile içinde engelli olduğu için bazı özel haklar tanınır. Bu da diğer çocukların ihmal edilmesine vesile olur. Bu doğru kurulması gereken bir dengedir. Tabi bu tutumun tam terside olabilir. Engelli olduğu için problemli olan çocuğu bir kenara itip ilgisini diğer çocuğa vermek, göstermek bu tutumun içinde varsayılabilir. ( Özgür İ., 2004:168; Özalp Y., 2004:309)
3) Her şey özürlü için tutumu : Bu tutumda aile normal yaşantısını kaybeder. Aile içinde herkes maddi, manevi her türlü fedakarlıkta bulunur. Bütün bireyler kendilerini engelli çocuğa adamışlardır. ( Özgür İ., 2004:168)
4) Özürlü çocuğu reddeden tutum : Engelli çocuk bir dert olarak görülür. Her şey için bir ayak bağıdır, engelli çocuktan kurtulmak gerekir. İhmal edilir, bir odaya kapatılır, temel gereksinimleri doyurulmaz ve karşılanmaz. ( Özgür İ., 2004:169)
5) Özrü reddeden tutum : Bazı aileler çocuğun engelli oluşunu kabul etmez. Onlara toz kondurmazlar. Ailelere göre çocuk sağlıklıdır ve bir engeli yoktur. Bunu çevrelerine ve kendilerine inandırmaya çalışırlar. ( Özgür İ., 2004:169)
6) Özürden yararlanma tutumu : Aile engelli çocuğun bu zedelenmesini “ Her zaman her yerde olabildiğince sergileyerek çevrenin dikkatini çekmeye çalışır.” Bu dikkat çekmenin amacı acındırmak ve yardım toplamaktır. ( Özgür İ., 2004:169)
7) Normal tutum : Aile; engelli çocuğu olduğu gibi kabul eder ve çocuğun gereksinimlerine uygun gelişim ortamını hazırlar. ( Özgür İ., 2004:169)
Zihinsel engelli çocuğun eğitiminde en önemli ve etkili ortam, doğal olarak içerisinde bulunduğu aile çevresidir. Ebeveynlerin, engelli çocuğuna karşı görevleri normal çocuklarına göre farklılıklar gösterir. Ailenin bu görevi zihinsel engelli çocuğun engelinin zamanında anlaşılmasından, çocuğun topluma ve kendisine kazandırma süreci boyunca devam eder. Zihinsel engelli çocuklara ilişkin çalışmalar uzun yıllar boyunca yalnızca onlara ve engelinin getirdiği gereksinimlere yönelmiş ailelerin eğitimine çok az yer verilmiştir. Oysa çocuğun eğitiminde en önemli öğe ailedir. “ İlk kez böylesi bir durumla karşılaşan aile, sorunu nasıl çözeceği, nasıl davranması gerektiği konusunda bilgili değildir. Bilgilendirme konusunda ki görevler psikolojik danışman ve rehberlik uzmanları ile özel eğitim uzmanlarına düşmektedir.” ( Özgür İ., 2004:173)
Ailenin bilinçlendirilmesi için aile bireylerinin bilimsel bilgilerle donatılması gerekir. Öncelikle ebeveynlerin özel eğitim içinde okulun önemli bir parçası oldukları duygusu kazandırılmalıdır. Okul-aile işbirliğinin sağlanması belki de özel eğitimde ki en önemli noktadır. Eğer aile bilinçlendirilmezse uzmanla işbirliğine girmeyecek ve kabullenilmiş çaresizlik duygusunu yaşamaya mahkum kalacaktır. ( Özgür İ., 2004:170-175)
“ Aile eğitimi çalışmaları ; yetersizliği olan çocuğun yaşına ve dolayısıyla bir kuruma yerleştirilmiş olup olmamasına bağlı olarak temelde eve dayalı ve kuruma dayalı şeklinde ikiye ayrılmaktadır.” ( Kulaksızoğlu A., 2003: 276) Eve dayalı aile eğitimi; haftada yada 5 günde bir olmak üzere eğitimcinin engeli olan çocuğun evine gitmesi, çocuğun yapabildiklerini aileyle beraber değerlendirmesi, çocuğun yapabildiklerine dayalı olarak amaçların belirlenmesi, bu amaçların nasıl gerçekleştirileceğinin eğitimci tarafından aileye gösterilmesi basamaklarından oluşur. Kuruma dayalı aile eğitim programları ise, ailenin çocuklarının davranışlarıyla baş etmede kullanacakları yöntem ve işlem süreçlerini göstermeyi amaçlar. Genellikle 8 – 10 hafta yeterli olur. Bu eğitimlerin yararları şu şekilde özetlenebilir. Bunlardan birincisi, ebeveynler çocuklarının gelişimini, güçlü ve zayıf yönlerini öğrenir. İkincisi, eğitim programına karar verme, eğitimini üstlenme, hak ve sorumlulukların paylaşılmasının öğrenilmesidir. Üçüncüsü, aile eğitim programı hakkında bilgilendirilerek kendilerine düşen görevi yerine getirmeleri sağlanır. Dördüncüsü, ailenin okul programını evde uygulamanın etkili yollarını aramalarına olanak sağlar. Beşincisi, engelli çocukların eğitimleri için şimdiki ve gelecekteki en önemli kaynaklarının farkına varılmasının sağlanmasıdır. Son olarak altıncı ise engelli çocuklarına yardım etmekten dolayı kendilerini psikolojik olarak rahatlamış hissetmeleridir. ( Kulaksızoğlu A., 2003: 266-277; Özgür İ., 2004:176)
Uzman eğitimcinin veya danışmanın anne baba eğitiminde izleyeceği yollar şu şekilde özetlenebilir;
1) Zihinsel engeli olan çocukların öğretmenleriyle ebeveynler arasında içten bir ilişki kurulmalıdır.
2) Gereksiz ve hatalı tesellilere ve inkarlara gidilmeden, ailenin varolan suçluluk duygularını gidermeye çalışılmalıdır.
3) Ebeveynlerin aşırı kollayıcı tutumlarının çocuk gelişmesini olumsuz yönde etkileyeceğini gösterip çocuğu daha bağımsız kılmalarında yardımcı olunmalıdır.
4) Çocuğun gelişme olanağı bulunduğunu göstermeli yeteneklerini gerçekçi olarak değerlendirilip desteklenmesini sağlamalıdır.
5) Ebeveynlere zeka geriliği olan çocuğun durumu gösterilmeli , anlatılmalı ve yavaş yavaş kabul etmesi sağlanmalıdır.
6) Ebeveynlerle ihtiyacına ve duruma göre mümkün olduğu kadar görüşme yapılmalı ve problem hakkında teselli olması sağlanmalıdır.
7) Ebeveynler okula toplanacak çocukları okul etkinlikleri içinde görmeleri sağlanmalı, başka kimselerinde benzer problemlere sahip oldukları gösterilmeli ve ailelerin problemler üzerinde kendi aralarında bireysel ve grupça konuşmaları sağlanmalı, uygun çözüm yolları bulmalarına olanak verilmelidir.
8) Ebeveynlere okulda çocuğa yaptırılan faaliyetlerin ve kazandırılmaya çalışılan alışkanlıkların devam ettirilmesi gösterilerek telkin edilmeli, çocukların neleri ne derece yapabilecekleri anlatılmalıdır. ( Gökeşmeoğlu N., 2004:2 -11)
Zihinsel engelli çocukların ailelerine profesyonel yardım çok önemlidir. Psikolojik destek danışman tarafından üç ana nokta üzerinde odaklanmalıdır.
1) Evlilikte oluşacak önüne geçilemez gerilim ile bağdaşmada yardım etme. Gerilim her an mevcut olan bir duygudur. Fakat engelli bir çocuğun ailesinde gerilim her zaman yüksek düzeydedir. Profesyonel bir yardım aile arasında ki duygular daha nesnel bir şekilde incelediği gibi, aile içi iletişimi kuvvetlendirir. (Greenspan I. S., Weider S.,1998:552-553)
2) Aile bireyleri arasında ki stres, öfke ve düş kırıklıklarını tanıma ve değiştirme stratejilerinin geliştirilmesinde danışmanın rolü büyüktür. (Greenspan I. S., Weider S.,1998:552-553)
3) Aile bireylerinin kendilerini daha rahat hissedebileceği duygular ile çalışma alanlarının genişletilmesi sağlanmalıdır. (Greenspan I. S., Weider S.,1998:552-553)
“ Özürlü çocuğa sahip ailelerle çalışan danışmanların dikkat etmesi gereken noktalar şu şekilde sıralanabilir.” ( Özgür İ., 2004:181)
1) Danışmaya katılan aile üyeleri savunma ve direnç mekanizmalarını kullanabilirler. Başarısızlık yada yetersizlik duyguları nedeniyle dışarıdan olumsuz tepki alacaklarını düşünebilirler yada çözümü olmadığını düşündükleri problemlerini yeniden yaşamaktan korkuyor olabilirler. Bu nedenle daha ilk görüşmede danışman tarafından destek, sabır ve anlayış gösterilmediği taktirde savunmalar geliştirebilirler. ( Özgür İ., 2004:181)
2) Bu sorunu yaşayan ailelerle danışman ilişkisi uzun sürebilir. Çocuğun okula başladığı dönem ve ergenlik döneminde uyum ve davranış problemleri görülmesi gibi kritik durumlarda aile psikolojik danışma yardımına gereksinim duyar. ( Özgür İ., 2004:181)
3) Bazı danışmalarda anne baba dışında diğer aile bireylerinde danışmaya katılmaları gerekebilir. ( Özgür İ., 2004:181)
4) Özürlü çocuğun varlığı anne baba arasında ki ilişkiyi etkilemekle kalmaz aynı zamanda diğer kardeşlerde bu durumdan etkilenebilirler. Ailenin yaşamı çoğu zaman zihinsel engelli çocuk üzerinde odaklanır. Bu durumda da çocuğun kardeşleriyle davranış ve uyum sorunu ortaya çıkabilir. Böyle durumlarda da danışa sürecinin amacı şu şekilde olmaktadır. ( Özgür İ., 2004:181)
5) Aile üyeleri gerek sosyal yaşantılarında gerek ev yaşantılarında gerçekçi beklentiler oluşturmalıdır. ( Özgür İ., 2004:181)
6) “ Aile üyelerinin kendi kişiliklerini geliştirmede yeterli zaman ve fırsat yaratarak kaynaklarını en iyi düzeyde kullanmalarına yardımcı olmak. Birbirleriyle duygularını paylaşmak ve birbirlerini destekleme ve birbirlerine daha anlayışlı olmayı öğrenmelerine yardımcı olmak gerekir.” ( Özgür İ., 2004:181)
Sonuç olarak bugüne kadar göz ardı edilen ailelerin aslında, zihinsel engelli çocukların eğitiminde en önemli unsurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Burada esas dikkat edilecek nokta bana göre bu eğitimin kim tarafından ve nasıl verileceğidir. Bu aile eğitimini danışman verirse, hem aileler çocuklarının eğitimine nasıl katkıda bulunacaklarını öğrenir hem de ailenin içinde bulunduğu psikolojik durumda, ailenin bu stres faktörlerine uyum sağlayıp çözümlemesi sağlanabilir. Eğer bu alanda uzman bir danışman yoksa, özel eğitim uzmanı da psikolojik yardımla ilgili gerekli yönlendirmeleri yaparak aile eğitimini verebilir. Bu eğitim, engelle ilgili bilimsel bütün öğeleri içinde barındırmalıdır. Küçük el broşürleri, doktorların, danışmanların aktaracağı bilgilerle bu bilimsel öğeler ailelere sağlanabilir.
Sırasıyla ailenin ilk psikolojik tepkilerinden, bu tepkilerin sonucunda ailelerin tutumlarından, aile eğitim çalışmalarından, danışmanın izleyeceği yollardan ve danışmanın dikkat etmesi gereken ana noktalardan bahsettim. Bu bahsettiğim öğeler bana göre aile eğitimi için yeterli olacak ana noktalardır. Ama bu konu çoğunlukla göz ardı edilmiş olduğu için yeterli veri ve kaynak yoktur. Bazı üniversitelerin ilgili bölümlerinde (Çocuk gelişimi, Özel eğitim öğretenliği vs.) ders olarak verilen bu konu bence daha fazla araştırılmalı ve sınırları iyi çizilmelidir.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
ANKSİYETE
|
|
|
Anksiyete, yani korku ve endişe duygusu, psikoloji bilimi içinde insanları etkileyebilen önemli bir konudur. Anksiyete de kişi kendini tehlikede hisseder ve bu tehlike karşısında çoğunlukla otonom belirtiler geliştirir. Pek az kişi normal yaşamda bir haftayı korku veya endişe duygusu yaşamadan geçirmiştir. Yaşamda karşılaşılan bu kaygı durumu süre olarak ve şiddet olarak yoğun bir şekilde devam ederse anksiyete bozukluğu şeklini alır. Anksiyete aslında kişinin iç ve dış tehlikelere karşı geliştirdiği tepkidir. Hafif yoğunlukta tepkilerden, çok yoğun tepkilere kadar geniş bir yelpazesi vardır. Böyle olduğu içinde uyuma yönelik bir işlev taşır.
Anksiyete’nin ana belirtilerinden bahsedecek olursak. Anksiyete; korku, huzursuzluk, endişe, çaresizlik, alarm duygusu panik duyguları ile kişinin bu durumu yaratan olaylardan kaçınması ile belirli, kişide çarpıntı, yüz kızarıklığı, nefes darlığı, boğulma hissi, terleme, sıcak basması belirtileri ile ortaya çıkan ruhsal hastalıktır. Anksiyete yaşayan kişi, gerçeklik duygusunda değişme, dikkat dağınıklığı, kontrolünü yitirme kaygısı yaşar.
Anksiyete bozukluğu tanısı, kişisel olarak yaşanan kaygının bulunduğu durumlarda konur. DSM-IV'de on temel kategori vardır:
· Özgül fobi
· Sosyal fobi
· Panik bozukluk
· Yaygın anksiyete bozukluğu
· Obsesif-kompulsif bozukluk
· Travma sonrası stres bozukluğu
· Akut stres bozukluğu.
· Genel tıbbi duruma bağlı anksiyete
Başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|